Bütçe Makaleleri

Kamu Bütçesi Ç.Ü.İİBF Maliye

Bütçe dışı oyunlarla harcamalar artıyor

DAHA önce Hükümetin TBMM’ye sunduğu ‘torba yasa’ dan sözetmiş ve bununla KİT’lerin borçlarının silindiğini, ‘halı altına pislik süpürmenin yeniden başladığını’ söylemiştik.

Bu yasa tasarısının getirdiği sakıncılar, meğerse bizim söylediğimizden çok daha fazla imiş. Taslakta yeralan geçici 6. madde ‘Ilısu ve Yusufeli baraj ve HES projelerinde kullanılmak üzere temin edilen proje kredileri ve diğer her türlü imkan, avans mahsubunu müteakiben bütçeleştirilir’ diyordu. Soruşturduğumuzda gördük ki; bu madde de çok ciddi riskler içeren bir madde ve bütçe dışı harcamaların artırılması için büyük bir kapı daha aralanmış oluyor.

Hazine bürokratlarının bu maddeye çok karşı çıktıkları ancak talimatla maddenin taslağa girdiğini öğrendik. Bürokratlarının aynı şekilde, TCDD’nin borçlarının silinmesine de karşı çıktıkları ama bu maddenin de Hükümet tarafından taslağa eklendiği belirtildi.

Daha önce bu barajlardan biri için ‘YİD’lerden bile pahalı elektrik üretecek’ raporu veren DPT’nin, bu konuda nasıl bir tavır takındığını ise bilmiyoruz.

Hükümet bir süredir düşündüğü ‘bütçe dışı harcamaları artırma’ planını uygulamak için çeşitli denemeler yapmıştı ama bu yasa taslağı ile bu çabaların doruğa yükseldiği görülüyor.

Kısacası; 1990’lı yıllardaki gibi harcamaları artırabilmek için siyasi iktidar çeşitli oyunlara girip, yükü bütçenin dışına itmeye başlıyor. Bu yöntemin sakıncaları daha önce görülmüş, bütçe dışı harcamalar nedeniyle artan borçlanmayla tıkanma noktasına gelen ekonomiyi düze çıkarmak için 2000 yılı programa uygulamaya girmiş, yükler 2001 krizini yaratmıştı.

İşte bu nedenle ‘harcamaların belirlenen çerçevede kalması için borçlanma kanunu ve kamu mali yönetim kanunu’ çıkarılıp, bunlarla ‘ödeneği olmayan harcama yapılamaz, artırılacak harcamalar için ya gelir artırılır ya başka yerlerden tasarruf yapılır’ ilkesi hayata geçirilmişti.

EMEKLİ MAAŞLARI BÜTÇE DIŞINDAN

Daha önce, 2005 bütçe yasasına koyduğu maddelerle kamu mali yönetim kanununun uygulanmasını erteleten Hükümet, bu yasa tasarısı ile de bütçe dışı harcamaların yolunu iyice açmış, yine eski sisteme, yani sistemsizliğe geri dönmüş oluyor.

Bu anlayışın bu uzantısı olarak Aralık ayında emekli maaş ödemeleri için Ziraat Bankası’ndan 900 trilyonluk kredi kullanıldığını öğreniyoruz. Yani yine bütçe dışı harcama artıyor, yine kamu bankaları kullanılıyor, yine yeni görev zararlarının kapısı aralanıyor, yine kalem oyunlarıyla hedeflerin arkasından dolanılıyor, yine IMF kandırılmaya çalışılıyor…

Yasa bu şekliyle çıkarsa, yine bütçe dışı harcamalar artacak, bütçe içinde belirlenen hedeflere uyulmuş gibi gözükecek ama yükün büyük bölümü daha sonraki yıllarda gelmek üzere, bütçeden fazla borçlanma ihtiyacı doğacak. Hem bütçe dışı kalem oyunları, hem de bu yollara başvurulması, düşme trendine giren faizleri ise yeniden olumsuz etkilemeye başlayacak.

Bu arada Hükümetin harcamaları artırmak için bu yasa ile de sınırlı kalmayacağı belirtiliyor. Müteahhitler arasında, ‘Karadeniz otoyolunun bu yıl bitirilmesi için bütçede yazılı ödeneğin yanısıra bütçe dışından 300 milyar liralık daha imkan sağlanacağı, Hükümetin bunun için gerekirse yasa çıkarılması konusunda otoyol müteahhitlerine söz verdiği’ konuşuluyor.

YİNE SİYASİ KOKULAR

Bu yıl bütçeye konan ödenekler zaten herkesi şaşırtmıştı. Karadeniz otoyolu için rekor rakamla 614 trilyonluk ödenek ayrılırken, daha kredi görüşmeleri bile yapılmamış Ilısu barajına 210, Yusufeli barajına 152 trilyonluk ödenek, süren Deriner barajına ise 213 trilyon ödenek ayrılmıştı. Yani yatırım ödeneklerinin çoğu bu 4 proje ile tamamlanmıştı.

Kredi görüşmeleri bile yapılmamış barajlara bu ödeneklerin ‘ilk kez’ olduğu söyleniyor.

Bu arada sadece işlemlerde değil yöntemlerde de 1990’lı yıllara geri dönüldüğü izlenimi var. Bu 3 barajdan ikisinde, eski konsorsiyum ortaklarından bazılarının devreden çıkarılıp, ‘AKP’ye yakın bir karadenizli müteahhidin 2 projeye birden ortak edildiği ve bundan sonra böylesine büyük imkanların sağlandığı’ kulislerde konuşuluyor. Dolayısıyla ‘yine kendi müteahhidime özel yasa ve özel imkanlar dönemi mi başlıyor?’ sorusu ortaya çıkıyor.

Erdal Sağlam

Ocak 31, 2005 Yazan: butce | HÜRRİYET, HÜRRİYET-2005, HÜRRİYET-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

Merkez Bankası ve Hazine (III)

İNATLA sürdürülen. “yüksek faiz-düşük kur” politikasını irdelemeye devam ediyorum. Bu yazıları “ekonomide mucizeler yaratıldı” diye zafer gösterilerinin yapıldığı ve kimsenin burnundan kıl aldırmadığı günlerde yazıyorum.

Bence, eleştirinin tam sırasıdır. Nasıl olsa kimse takmaz.

* * *

TL’ye yüksek faiz vermek “sıcak para” için davetiye çıkarmaktır. Bir ülke, eğer İsviçre veya ABD gibi “servetin güvenli limanı” olmadığı halde, tasarruf çekebiliyorsa, o ülkede faizler yüksek demektir. Böylece o ülke, sermaye hareketlerinde fazla verdiği için, cari işlemlerde açık verecektir. Genel kabul görmüş yanlış, olayın tersi sırada cereyan ettiğini sanmaktır. Hiç bir kişi veya firma veya ülke, borç almadan (veya rezervden yemeden) “kazandığından fazlasını harcayamaz”. Bu cebirsel bir ilişkidir. Ülkeye cari harcamalar için talep edilenden çok giren döviz (nam-ı diğer sıcak para) döviz piyasasında “arz fazlası” yaratır. Arzı artan dövizin fiyatı düşer. Bir yandan artan para arzıyla canlanan iç talep, diğer yandan düşen döviz fiyatıyla ucuzlayan yabancı mallar, ithalatın, ihracattan hızlı artması sonucunu doğurur. Yani cari açık büyür. Cari açık büyüdükçe, dışarıdan borçlanmak için faizlerin yüksek tutulması zorunlu olur. Yüksek faizler, hazinenin borçlanma maliyetini arttırır. Borç maliyeti arttıkça ‘bütçe açığı’ ortaya çıkar. Bir yandan “dış açık” diğer yandan “iç açık” büyüyorsa, ülkenin kredi notu düşer. Bu da borç verenlerin asabını bozar. Onlar da talep ettikleri “risk primi”ni yükseltir. Bazan yüksek risk primi de kesmez, kriz kaçınılmaz olur. Ondan sonra gelsin yeni IMF kredisi ve sürdürülmesi siyaseten çok zor olan fahiş “faiz dışı fazla”.

* * *

Faiz denince akla önce Merkez Bankası (MB) tarafından saptanan kısa vadeli faizler, sonra da tahvil ve bono piyasalarında oluşan daha uzun vadeli faizler gelir. MB’nin kısa vadeli faizleri düşürmesi, tasarrufların uzun vadeye kaymasına sebep olur. Bu da normal olarak uzun vadeli faizlerin düşmesi sonucunu doğurur. Ancak bunun olması için, ortada uzun vadeli ödünç kontratı yapılacak bir para birimi olması gerekir. Genel kabul görmüş diğer çok önemli bir yanlışa göre, “bir devlet, mutlaka (veya mümkün mertebe) kendi parasıyla borçlanmaldır”. Halbuki Türkiye gibi, döviz fiyatı bastırıldığı için devalüasyon beklentisi süren ülkelerde, Hazine “ulusal” parayla uzun vadeli borçlanamaz. Ulusal parayla ve yüksek faizle borçlanır. Bu da bütçe de anormal bir faiz gideri kalemi doğurur.

* * *

NE YAPILMALI: 1. Sermaye hareketleri serbest, halkının tasarruflarının yarısından fazlası dövize bağlanmış çok para birimli bir ülkede Hazine, borçlanma maliyetini düşürmek için “mümkün mertebe” dövizle borçlanmalıdır. 2. Bunun için devletin döviz geliri olması gerekmez. Ülkenin cari fazla verecek kadar döviz geliri olması yeter de artar. 3. MB, TL kotasyon faizlerini düşürererek tasarrufları uzun vadeye ve dövize yönlendirmelidir. 4. MB, cari işlem fazlasından kaynaklanmadıkça, borçlanarak rezerv yaratmamalıdır. Yüksek rezerv, açık pozisyona davetiye çıkarmaktır. 5. Amaç, sıcak parayı caydırmaktır. (Şimdilik bitti.)

Son Söz: Devalüasyon, cari işlem fazlası olan ülkede olmaz.

NOT: Çarşamba günkü yazımda yüksek faiz düşük kur politikasının üçüncü sakıncası dizgi hatası sonucu yer almamıştır. Bu madde ‘yurtiçinden, yurtdışına sermaye transfer edilmiştir’ şeklinde olacaktı. E.C.

Ege Cansen

Ocak 29, 2005 Yazan: butce | HÜRRİYET, HÜRRİYET-2005, HÜRRİYET-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

Hazine borçlarının yapısı

BÜTÇE açıklarının finansmanı için Hazine’nin yaptığı borçlanmalardan oluşan toplam borç stokunun yapısı değişiyor.

2001 yılı krizi sonucunda toplam borç stoku içinde Hazine’nin kamu kuruluşlarına vermek zorunda kaldığı iç borçlanma senetlerinin göreli önemi azalıyor.

İç borçlar 2004 yılında 194 katrilyon liradan 225 katrilyon liraya geldi. İç borçlardaki artış yüzde 15.5 oldu. Tüm yıl için milli gelir rakamlarını henüz bilmesek de, iç borçların milli gelir içindeki payının 2004 yılında çok fazla azalmadığını tahmin etmek çok zor değildir.

2003 yılında toplam iç borçların neredeyse yarısı piyasa ve kamu kuruluşları arasında paylaşılmışken, 2004 yılında Hazine’nin piyasaya olan toplam iç borçlarının payı yüzde 63’e yükseldi. Hazine giderek kamu kuruluşlarına olan borçlarını öderken, piyasa borçlanmalarıyla finansman sağlıyor. Dolayısıyla, iç borç stoku giderek faizlere daha duyarlı hale geliyor. Piyasaya olan iç borçlardaki artış 2004 yılında yüzde 38.6 oldu.

Nakit sağlanmadan ihraç edilen iç borçlanma senetlerinin payı yüzde 33’den yüzde 26’ya düştü. Yani, Hazine çeşitli nedenlerle üstlendiği borçları nakit olarak ödemeye 2004 yılında da devam etti.

Sabit faizli iç borçların toplam içindeki payı 2003 sonunda yüzde 35 iken geçen yıl sonunda yüzde 42’ye geldi. Bu olumlu bir gelişmedir. İç borçlar içinde döviz üzerinden ve dövize endeksli borçların payı ise aynı dönemde yüzde 23’ten yüzde 18’e geriledi. Döviz kuru riskinden kurtulabilmek için Hazine bu oranı hızla düşürmelidir.

DIŞ BORÇLAR

Hazine’nin dış borçları 2003 yılı sonunda 63 milyar dolar civarındayken, 2004 yılı sonunda 68 milyar doların biraz üzerine geldi. Artış dolar bazında yüzde 8 gibi görünse de, büyük bir olasılıkla, dış borçlardaki artışın tümü doların değerinin düşüşünden kaynaklanmıştır. Bir başka deyişle, Hazine 2004 yılında bütçe açıklarını iç borçlanmalarla finanse ederken, dış borçlarını yeni borçlanmalarla çevirmiştir. Net bazda dış borç kullanmamış görünmektedir. Dolayısıyla, dış borç stokunun milli gelir içindeki payı düşmektedir.

Dış borç stoku içinde en büyük pay yüzde 27 ile IMF’ye olan borçlarla, yüzde 43.4 ile tahvil piyasalarından alınan dış borçlardır. Önümüzdeki dönemde IMF’ye net dış borç ödeyicisi durumunda kalacağımızdan, dış borçlar içinde tahvil piyasası ve yabancı bankalardan sağlanan kredilerin payının artması beklenmelidir.

Dış borçlanma açısında da Hazine giderek piyasa dinamiklerine açık hale gelmektedir. Bu bağlamda, dış borçların döviz cinsi kompozisyonu ile faiz yapısı giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

İç Borçlar (Katrilyon TL)
Miktar Pay (%)

2003 2004 2003 2004

Piyasa 101.8 141.1 52.4 62.9

Kamu sektörü 92.6 83.3 47.6 37.1

Toplam 194.4 224.5 100.0 100.0

Dış Borçlar (milyar USD)

Miktar Pay (%)

2003 2004 2003 2004

IMF 16.7 18.4 26.3 26.9

Hükümetler 6.9 6.5 10.9 9.5

Ticari Bankalar 6.1 6.0 9.6 8.8

Tahvil 26.8 29.7 42.3 43.4

Diğer 6.9 7.8 10.9 11.4

Toplam 63.4 68.4 100.0 100.0

Ercan Kumcu

Ocak 28, 2005 Yazan: butce | HÜRRİYET, HÜRRİYET-2005, HÜRRİYET-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

Hazine ve Merkez Bankası (II)

GEÇEN yazıda, ‘enflasyonla mücade’ için sürdürülen ‘yüksek faiz, düşük kur’ politikasının, Türkiye’nin ekonomisini nasıl çıkmaza soktuğunu yazmıştım.

Aynı perişanlık, başta Latin Amerika’da olmak üzere pek çok ülkede de yaşanmıştır. Bu politikanın Türk ekonomisini getirdiği háli özetleyim:

a) paradan altı sıfır atmayı gerektirecek kadar enflasyon,

b) yirmi yıla sığdırılabilen üç ekonomik kriz,

c) yetersiz büyüme.

Uzun yıllardan beri uygulanmakta olan ‘vergi alma borç al’ ve bu amaçla ‘faizi yüksek kuru düşük’ tut politikası yüzünden,

a) kamudan özele,

b) fakirden zengine,

c) yurt içinden yurt dışına sermaye transfer edilmiştir.

Son yazımda, bu yapısal bozulmada, başta IMF’ciler olmak üzere, bize akıl hocalığı eden yabancı uzmanların rolü olduğunu yazdım. Bu yabancı uzmanlarla ünsiyetim olmamıştır. Ancak tavsiyelerinin sonuçları ortadadır. Kanaat oluşturmam için, bu da bana yeter de artar.

* * *

Uygulanan politikanın maliyetini özetleyeyim. Yirmi beş yıldır, gelişmiş zengin devletler, kendi kamu borçlarını ortalama % 3-4 reel faizle finanse ederken, az gelişmiş fakir Türkiye, borçlarını, % 12-13 reel faizle döndürebildi. Matematik olarak, yılda % 7 faiz, alınan borcu 10 yılda iki katına, 20 yılda da 4 katına çıkarır. Türkiye, konsolide bütçe borçlarını yılda ortalama % 7 daha düşük reel faizle çevirebilseydi, bugünkü 220 milyarlık dolarlık borç, 55 milyarda kalırdı. Dikkat edin: Bu hesabın içinde, siyasilerin daha az popülist davranmış olması veya batakçı iş adamlarının banka boşaltmamış olması gibi şartlar yok. Yani ülkemiz son 25 yıldır, aynı cıvıklıkla ve aynı soygun düzeniyle yönetilmiş olsaydı dahi, borç bugün sadece 55 milyar dolar olurdu. Hadi hesaplarda kabul hataları yaptım diyelim, toplam bütçe borcu 55 değil 75 milyar dolarda kalırdı.

Bütün bunları, kafaları kanatıncaya kadar başa vurmaya mecburum. Çünkü ben çözüm yöntemimi ortaya koyunca ‘ama senin modelinin de şu riskleri’ var diye ortaya çıkacaklar olacak. Benim veya benden çok daha bilgili bir başka iktisatçının ortaya koyacağı herhangi bir modelin de riskleri (sakıncaları veya bedeli) olacaktır. Para politikasında doğru tercihi yapmak için, risk bedellerinin kıyaslanması gerkir.

* * *

Gelelim önereceğim para-maliye politikasına. Şu ana kadar yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere bu modelin ana ilkesi ‘yüksek kur-düşük faiz’dir. Bu model, ABD, Avrupa ülkeleri, Japonya gibi tek para birimli ülkelerle, Türkiye gibi ekonomisinde, ulusal parayla birlikte dövizinin de kullanıldığı ülkelerde uygulanacak para politikası, aynı olamaz hipotezi üzerine kurulmuştur. Bir ülkede birden fazla para kullanılırken, Merkez Bankası’nın para politikasını, (yani para miktarını ve faizleri ayarlamasını) sadece ulusal paraya inhisar ettirmesi, para piyasalarını spekülasyona ve arbitraja açık hale getirmektedir. Bu başıboşluk, bir yandan paranın faizini fahiş düzeylere tırmandırmakta, diğer yandan kurlar üzerinde önce bir baskı sonra da bir patlama yaratarak krize sebep olmaktadır. (Devamı var.)

Son Söz: Duvarları olmayan türbenin kapısına kilit takılmaz.

Ege Cansen

Ocak 26, 2005 Yazan: butce | HÜRRİYET, HÜRRİYET-2005, HÜRRİYET-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

Tek sorun destekleme mi?

Ülkemizin AB uyum tartışmasında en büyük sorunu yaşayacağı alan tarım sektörü. Biz birkaç gündür tarıma örnek olarak pamuk sektörünü aldık ve ülkemizde pamuk konusunda neler olduğunu özetledik. Tabii ki Türk devleti, dev krizler, dev borç ve dev bütçe açıklarının getirdiği kemer sıkma baskısı ile, tarım sektöründe gereken tarım desteklemesinin bütçeye mali yükü arasına sıkışmış durumda. Ama her ülke benzer durumda. Üstelik DTÖ, Dünya Bankası yaklaşımları ve gelişen ülke-gelişmiş ülke kavgaları da tarım desteklemesinin dünya çapında ve hem AB, hem de ABD’de değişmesini getiriyor. Bu olgular belirsizliği arttırırken, Türkiye ‘geçmişte yediği hurmaların’ yarattığı kriz, borç ve bütçe açığı ortamından çıkma çabası içinde yalpalıyor, pek yapısal politika üretmiyor!

Türkiye ülke ekonomisi açısından stratejik öneme sahip ve katma değer üreten bazı ürünlerin üretiminin prim yoluyla teşvikine 1993 yılında başlamış. İlk yapılan, Bakanlar Kurulu kararı ile kütlü pamukta 1993-1994 sezonu prim miktar ve ödeme şartlarının belirlenmesi olmuş. Hatırlanırsa 1994 kriz yılı. Taban fiyat (yani müdahale fiyatı) ile, hedef fiyat arasındaki fark ödeneceği prim olarak belirlenmiş. Ancak Hazine’ye büyük yük ortaya çıkınca da destek kaldırılmış (desteğin ilan edilemeyen kısmı da kamu bankalarına görev zararı olarak tıkılmış). Bu tarihten sonra hedef fiyat belirlenmeden, bütçe olanakları paralelinde, kilo başına bir destek verilmeye başlanmış. 1998-1999 sezonunda ise yeniden prim uygulamasına geri dönülmüş. Daha sonra kütlü pamuğa, zeytinyağı, ayçiçeği yağı, soya fasulyesi, kanola ve en son 2005 sezonunda tane mısır gibi ürünler eklenerek destek ve prim listesi genişletilmiş. Ayrıca prim ödemelerinde sertifikalı ve sertifikasız ayırımı yapılmış. Fakat primlerin bir yıl gecikmeli verilmesi üreticiyi tatmin etmezken, prim ödemelerinin tarımsal destek içindeki payı yüzde 11 civarında gerçekleşmiş. 2005 yılında ise prim tutarlarının yüzde 62 artarak 458 trilyona (458 milyon YTL) yükselmesi beklenmekte idi.

Salt pamuk sektörüne dönülürse, İzmir Ticaret Borsası uzmanı İ.Harun Gürkan’a göre Ege, Çukurova ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 700 bin hektarlık alanda yetiştirilen, 500 bin daimi aile ferdi ve 1.5 milyon geçici işçiyi istihdam eden ve dolaylı olarak da 20 milyonu aşkın insanı ilgilendiren, tarım ürünleri içinde en yüksek katma değeri olduğu düşünülen pamukta 2003-2004 sezonunda üretim düşerken ithalat 507 bin tona zıpladı. Prim ödemeleri içinde pamuğun payı yüzde 79 civarında, toplam tarım desteklemeleri içinde payı ise yüzde 8 civarında düşünülüyor. Prim desteklemeleri prime geri dönülen 1998-1999 yılından 2003-2004 sezonuna kadar cari olarak yılda ortalama yüzde 32 oranında artmıştır. Ancak ekim alanları 1998-99 sezonunda 757 bin hektar olarak tahmin edilirken 2003-2004 sezonunda 630 bin hektar alana gerilemiştir tahmini yapılmakta. 1998-99 sezonunda kütlü pamuk üretimi 2.3 milyon iken, 2003-2004 döneminde pamuk üretimi 2.2 milyon tona gerilemiş bir önceki yıla göre yüzde 8 oranında daralmıştır. Üretimde miktar azalışının ekim alanlarındaki daralmadan daha az olması bir miktar verim artışı sağlanması nedeni iledir. Hükümet bu durumda pamuk prim desteklemesini 2004-2005 sezonu için arttırmak zorunda kalmıştır.

Tarım kesimi ‘yeterince destek olmadığı’ söyleminden vazgeçmese ve de bütçe ve borç sorunlarını hasıraltı etse de, esas bakılması gereken uzun vade sorunları, yani yapısal sorunlar! Bazılarımız teknoloji, kalite, verimlilik, maliyet, işletmecilik yaklaşımı gibi, esas zayıf tarafımız olan, yapısal ve çözümü ancak uzun vadede mümkün, çok zor sorunları hasıraltı etse de, biz yarın bu sayıların ardında yatan yapısal sorunlara değineceğiz ve dünyadaki durumu da değerlendireceğiz! Bir uzun vade tarım politikası belirlenirken yükü tamamen siyasilere yıkıp, kendimizi de dünyadan olanlardan soyutlama yönüne gidemeyiz. Çünkü devir ve Türkiye değişiyor!

DENİZ GÖKÇE

Ocak 26, 2005 Yazan: butce | AKŞAM, AKŞAM-2005, AKŞAM-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

Hazine ve Merkez Bankası (1)

MERKEZ Bankası’nın görevi, ‘fiyat istikrarını korumak’ ise, Hazine’nin görevi de ‘ucuza borçlanmak’tır. Merkez Bankası, fiyat istikrarını korumak için, faizleri yüksek tutmak ister.

Bu ise Hazine’nin borçlanmasını pahalı hale getirir. İlk bakışta, Hazine ile Merkez Bankası’nın amaçları birbirine ters gibi durmaktadır. Doğrudur. Zaman zaman Hazine ile Merkez Bankasının, para politikasından beklentileri çelişir. Ancak bu tandem ilişki, uzun vadede ele alındığında, ortada bir çelişki olmadığı anlaşılır. İngilizce kavramları kullanmak gerekirse, bu iki kurumun amaçları ‘competing’ değil ‘complementary’ dir. Türkçesiyle bu iki kurumun işlevsel amaçları, birbirinin zıttı değil, birbirini tamamlar mahiyettedir.

* * *

Merkez Bankası’nın fiyat istikrarını gözetmediği bir süreçte, yani enflasyon ortamında, hem nominal hem de reel faizler artar. Bu da Hazine’nin borçlanmasını pahalılaştırır. Yüksek reel faizler yüzünden Hazine’nin bütçe açıklarını ucuza finanse edemediği bir süreç sonunda da bütçe o kadar büyük açık verir ki, açığı kapamaya IMF bastırması ‘faiz dışı fazla’ da yetmez. Günün sonunda Hazine, borçları çeviremez ve moratoryum ilan eder. Hazinesi moratoryum ilan eden ülkede de derhal fiyat istikrarı bozulur. Sistem yaklaşımı da aynen bunu söylemektedir. İstikrar, zıt güçleri ortadan kaldırarak değil, bunların birbirini dengelemesiyle sürdürülür. Herhangi bir sistemin, hedeflerinden birinin sürekli ihmal edilmesi, diğer hedeflerin de şaşmasına sebep olur. İş hayatında bunun en tipik örneği, firmaların ‘pazar payı büyütme’ ile ‘kárlılık’ hedeflerinin birbirine zıt olduğunu sanmaktır. Bunlardan biri ihmal edilirse, görülür ki, günün sonunda diğer hedef te tutmamaktadır. Kamu finansmanında da marifet, hem fiyat istikrarını hem de kamunun düşük maliyetle borçlanmasını birlikte gerçekleştirmektir.

* * *

Türkiye, bu beceriyi son elli senedir gösterememiştir. Bu beceriksizliğin üç temel sebebi vardır.

1. Siyasilerin, kendilerini ‘Tanrı Baba’ sanıp, almadan vermeye kalkmaları, yani bütçe açığı ile kalkınma ve sosyal adalet temin etmeye çalışmalarıdır. Bu sebep, bürokratlarca en çok zikredilendir. Ancak son 30 yılda yaşanan krizler (mesela; 79/80, 94/95 ve 00/01 krizleri) yukarıda söylenen popülist bütçe açıklarıyla açıklanamaz.

2. Son krizlerin esas sebebi, para-maliye politikalarını tasarlayan ve uygulayanların ‘düşük döviz-yüksek faiz’ (hem döviz hem de TL faizi) iyidir bátıl inancına sahip olmaları ve bunu inatla sürdürmelidir.

3. Türkiye’ye gelen, başta IMF uzmanları olmak üzere çeşitli yabancı iktisatçıların, Türkiye’nin (ve benzeri ülkelerin) ‘kamu finansmanın maliyeti’ sorununu göz ardı ederek, yüksek faiz için ‘faiz dışı fazla’ şablonunu dayatmalarıdır. Maalesef, bir çok yerli iktisatçı da bunların söylediklerinde hikmet olduğuna inanmakta ve ‘bu politikanın alternatifi yoktur’ deyip, yüksek faizlerin yarattığı kalıcı bozulmaları önemsememektedir.

Türkiye’nin ve benzeri ülkelerin dramı, alláme sandığımız yabancı uzmanların kendi ülkelerinin çıkarlarını kollamak için kötü niyetle kasıtlı davranmaları değil, gerçekten ne yapacaklarını bilmemesidir.

Son Söz: En tehlikeli yanlış, doğru sanılandır.

Ege Cansen

Ocak 19, 2005 Yazan: butce | HÜRRİYET, HÜRRİYET-2005, HÜRRİYET-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

Mali disiplin sadece FDF değil

2000 yılı başından beri ekonomide kritik gösterge Faiz Dışı Fazla (FDF) oldu. FDF hálá önemini korurken son yıllarda bir de ‘mali disiplinin kalitesi’ konuşulmaya başladı. Bunun anlamı şu ki; sadece vergileri artırıp FDF’yi tutturarak mali disiplin sağlanması yetmez, mali disiplinin nasıl sağlandığı da önemlidir.

Şimdiye kadar FDF hep tutturuldu ama örneğin 2004 yılında bu oranın tutturulmasındaki en önemli etkenin ‘ekonominin beklenenden fazla büyümesi’ ve dolaylı vergilerdeki yüksek artış olduğunu herkes biliyor. KİT’lerin, belediyelerin FDF oranlarının tutmadığını da…

2005 yılında da, yine yüksek büyülemeye ayarlı bir FDF hesabı yapılmış durumda. Ekonomistler bu yıl büyümenin beklenenin altına inebileceğini söylüyorlar. Bu takdirde vergi gelirinin beklenenin altında kalması, bu takdirde vergi oranlarının artırılması kimse için sürpriz olmamalı.

Dün de sözünü ettiğimiz gibi; Hükümet son dönemde bütçe dışına taşarak harcamaları artırma eğiliminde. Yani FDF hesabı tutuyor ama bütçe dışında, sonradan ödenecek faturalar da şişiyor.

Bunun kısa dönemli etkisi ise bütçeyi bozmasa da, borçlanmayı artırması oluyor. İşte ekonomi yönetiminde 2004 yılında dış borçlanmaya ağırlık verilmesinin bir sebebi de bu. 2005’de de aynı eğilim seziliyor. Yani ekonomi yönetimi harcamaları kısmadan, dışına çıkarıp bütçeyi tutturuyor ama borçlanma miktarı yüksek kalmaya devam ediyor. Yüksek borçlanma gereği nedeniyle içerde faizleri istediği kadar düşüremeyeceğini gördüğü için de dışborçlanmaya ağırlık veriyor.

O zaman hem dışarıdan döviz getirerek., ekonomi ve enflasyonla mücadelenin motoru haline gelen ‘değerlenmiş TL’yi devam ettiriyor, hem de içeri yerine dışarıdan borçlanarak faizleri düşürebiliyor.

İLİŞKİLER NEDEN DEĞİŞTİ?

Peki dışborçlanmanın hiç mi sakıncası yok?

Elbette var. Herşeyden önce dış kaynak hibe değil borçlanma yani ileride ödeyeceğiz..

Bunun da ötesinde dışborçlanma arttıkca siyasi olarak dışa bağımlılığınız da artıyor demektir.

Yani; eğer Kerkük’e kürtlerin yığılıp petrol kaynaklarını kürtlerin ele geçirmesini ABD istiyorsa, bu kadar borçlanma ile buna fazla ses çıkaramaz hale gelirsiniz. Yani dışarıya bağımlılığınız artar, zaten dar olan siyasi manevra alanınız daha da daralır.

İşte bu nedenle, son dönemde ‘IMF’in siyasi nedenlerle programdan sapmalara ses çıkarmadığı’ konuşulmaya başladı…

Gerçekten bu bütçe dışına kaymalara, ileride sorun çıkaracak ‘halı altına süpürmeler’in yeniden artmasını IMF görmüyor mu, yoksa görüyor da ses mi çıkarmıyor?

Bizce görmemezlikten gelmesinin birkaç nedeni olabilir. Birisi gerçekten siyasi nedenler olabilir. Diğer bir neden ‘başarı öyküsü’nü bozmak istemiyor olabilirler. Bir başka neden ‘Maliye Bakanı nasıl olsa sapmalar olduğunda birşeyler yapıyor göstergeleri tutturuyor’ diye oluşan güvenin devam etmesi olabilir. Bir başka neden de ‘artık mikro alanlarda serbest bırakalım da yapısallara ağırlık verelim’ düşüncesi olabilir.

Bizce bütün bu nedenler bile, IMF’nin bu kadar rahat davranmasını haklı göstermiyor. Geçen gün Devlet Bakanı Ali Babacan, ‘IMF’le ilişkileri geçen dönem gibi değerlendirmeyin’ demişti. Bizce gerçekten bu değişiklik nedir, bunun ortaya çıkması gerekiyor? Yani şimdiki teknisyenler eskilerden daha mı becerikli, yoksa daha mı çok vatansever. Yoksa siyasi olarak Babacan ve IMF yönetiminin bildiği ‘başka şeyler’ var da biz mi bilmiyoruz?

Bütün bunlar spekülasyon. Bizce asıl korkulması gereken şey; IMF’in daha önce de bazen yaptığı gibi; Hükümeti idare ediyor gözüküp, el altından ‘kötü birşeyler oluyor gibi’ diye ortalığı panikletmesi olabilir. Bu döviz borcuyla, bu ihtimalin doğuracağı tehlike, daha da büyük olur.

Erdal Sağlam

Ocak 18, 2005 Yazan: butce | HÜRRİYET, HÜRRİYET-2005, HÜRRİYET-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

Deniz suları neden geri çekiliyor?

ŞİMDİYE dek rastlanmadık bir biçimde, deniz sularının Çanakkale Boğazı’ndan Marmaris’e, Fethiye’den İstanbul kıyılarına kadar geri çekilivermesi genel bir telaş yarattı.
Suların böylesine geri çekilmesi, belalı bir depremin habercisi miydi yoksa?

Tüm Türkler biliyorlardı ki; ne havalı görünme, ne şanlı tarihle övünme, ne Bakara Suresi’ni ezbere okuma; çürük çarık evlerle, -piyasaya uygun- yalapşap inşa edilmiş apartmanların, şiddetli bir depremde yerle bir olmasını engellemeye yetmeyecek…
* * *
Olduğundan fazla görünme; eziklik duygusunun, gerine gerine rahatladığı bir “tatmin”… “Ben kimim biliyor musun?” rüzgârının, kuşak kuşak çoğalttığı büyütülmüş vesika fotoğrafları…
Şanlı tarihle övünme de öyle…
Gerek bireysel, gerek toplumsal enerjinin; çeşitli “meslek”, “sanat” ve “bilim” alanlarında “somut”a dönüşerek, yeterli bir “artı” getirememiş olmasının karanlık boşluğunu; hamaset babalanmasıyla doldurup, “tatmin” olmaya çalışmak…

İnanmış bir “hafızlık” da, Tanrı’ya layık olma yarışında ön almaya uğraşma…
* * *
7 şiddetindeki bir deprem ise, ne insanların psikolojik terazilerindeki yamukluktan anlıyor; ne de çürük çarık evlerle, yalapşap yapılmış apartmanlardan…
O nedenle de, deniz suları çekildiğinde telaşa kapılıyor insanlar…

21. yüzyılın gitgide yaygınlaştırmaya başladığı saydamlığa kulak asmasalar da; çok daha sürprizli boy gösteren depremlerden korkuyorlar…
* * *
Gökalp Yapıcı adında bir dost, elektronik posta aracılığıyla bir açıklama gönderdi Seattle’dan; meali şöyle:
“Türkiye’de deniz sularının alışılmışın ötesinde geri çekilmesi, burada da yükselmesi; şu sıralarda ‘yer’ küresinin, Güneş’e en yakın olan bir pozisyonda sürdürmesinden ötürü kendi dolaşımını”…

Böylesi bir açıklamanın, bilimsel niteliğini değerlendirebilecek bir durumda değilim bendeniz…
Üstünde yaşadığımız “yer” küresinde, birtakım doğa garipliklerinin sıklaştığı açık…

İnsanoğlu, Kozmos’la gerekli uyum ve ahengi bir türlü sağlayamadığı için; çevre kirliliği de artıyor, ozon tabakasındaki sakıncalı delikler de…
Kozmos ise, ne marş söyleyerek sert adımlarla yürümekten anlıyor; ne politikacı nutuklarından, ne kilise çanlarıyla, İslam ezanlarından…
* * *
Gelelim kendi bir tutamlık ömrümüzün, dikenli gül bahçelerine…
Şöyle 80 yıllık bütçe yasalarının, bir bakışta anlaşılacak türden bir dökümü yapılsa…
Örneğin 1934′te bütçeden bakanlıklara ayrılan payların grafiği çizilse…

Sonra da 1955′deki, 1968′deki, 1989′daki, 1996′daki bütçelerden ayrılan payların…

Gerçi tahmin ediyorum, böylesi bir dökümün kara mizahıyla kimsenin uğraşmayacağını…

Bol miktarda kaçak göçmen ihraç etmelerinden ötürü, İslam toplumlarının “dinamik toplumlar” olduğunu iddia etmek ve “Türk’e Türk propagandası” yapmak dururken; kim kalkacak da, bütçe yasalarının bakanlıklara göre; bir kolu 2 metre, öteki kolu 2 milim olan ucube bir ahtapota benzer, dağılımını getirecek gündeme…
* * *
Neyse ki, CNN Türk’te Gürkan Zengin, Editör programında ilk kez şöyle bir netleştirdi, birbirine eklenmiş eski kazıkların, 2005 bütçesinde nereye kadar varmış olduğunu: Bütçeden, birikmiş toplam borçların sadece faizlerini ödemek için ayrılan pay, bütçenin yüzde 36’sı…

Ya peki, Sağlık Bakanlığı’na ayrılan pay ne kadar?
Sadece bütçenin yüzde 3.5′i; yani efendim yüzde üç buçuğu…
Gaziantep Devlet Hastanesi’nde, yeterli yatırımlar yapılamadığından bir tek yatağı, yan yana paylaşmak zorunda bırakılmış 10 hasta bebeğin, yürek iğneleyen görüntülerini de ekrana getirdi Gürkan Zengin…
* * *
Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de, Mehmet Ali Birand’ın Manşet programında, ilk kez yaldızlı kurdelelerle süslenmiş eğitim çuvalının içini boşaltmaya başladı. Piyasası bulunmayan anlamsız bir diploma edinme fasaryası bir yana; temel bir eğitimden geçmek için dahi, ne yeterli okul binası vardı, ne de yeterli öğretmen sayısı… Çünkü efendim yeterli para yoktu… Ama efendim, 50′yi aşkın siyasal parti vardı Türkiye’de… Çünkü en büyük rantı ve itibarı, cuk oturması koşuluyla politika ruleti sağlıyordu… Ne yazık ki nutukçuların aldıkları alkışlar, kendilerini rahatlatsa da; bütçeyi rahatlatamıyordu.
* * *
Eziklik duygularının “tatmin” aranışları bir yana; matematiksel gerçekler bir yana… Ve kaygıyla beklenen deprem bir yana…
* * *
Türkiye de artık 21. yüzyıl eleğinin içinde çalkalanmada…
“Düşman”a karşı naralanmanın, kendi gerçekleriyle yüz yüze gelme korkusunu yenemediği de, çıkıyor ortaya…
Az bir aşama değil.. Biz bu kadarını bile görememiştik gençliğimizde…

Enseyi karartmayın… Hele hele kurnazlıklardan medet de ummuyorsanız…

ÇETİN ALTAN

Ocak 15, 2005 Yazan: butce | MİLLİYET, MİLLİYET-2005, MİLLİYET-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

İşsizlik de yüksek vergiler de

Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de ekonomiyle ilgili sorunları tartışırken, en çok işsizliği konuşacağız. İşsizliğin azaltılması için yeni yatırımlara ihtiyaç var. Sermayenin sınır tanımadığı dünyada ülkeler yatırım ortamını cazip kılmak zorunda. Bürokrasi, iç pazarın büyüklüğü, dış pazarlara olan yakınlık, arazi, enerji fiyatları, teşvikler, vergiler ve işgücü maliyetleri yatırım ortamını belirleyen ana aktörler.

Dün bizim gazetede çarpıcı bir haber vardı. MESS, Avrupa Sanayi ve İşverenler Konfederasyonu Birliği verilerini kullanarak Türkiye’deki istihdam vergilerinin ne denli yüksek olduğunu ortaya koymuş. Rakamları tekrarlamakta fayda var.

Türkiye’de kayıtlı sistemde, işverenin ödediği her 100 liralık ücretin 53 lirası çalışanın cebine giriyor. 47 lirası da vergi ve sigorta primi olarak devlete… Diğer ülkelerde her 100 birim ücretin çalışanın cebine giren kısmı da şöyle: Avustralya 87, Danimarka, 81, Kanada 74, İzlanda 73, İrlanda 73, ABD 71, İngiltere 71, Norveç 68, İsveç 59, Portekiz 58, Hollanda 56, İtalya 49, AB ortalaması 63…

Türkiye’de öteden beri ücretle çalışanlardan yapılan kesintiler, diğer adıyla istihdam vergilerinin yüksekliğinden yakınır dururuz. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında durum daha da net ortaya çıktı. Şimdi bu rakamları değerlendirmeliyiz.

Bu değerlendirmeyi yaparken, önümüzde iki büyük açmaz var.

1- Türkiye’de bütçe açığı sorunu var. Beyannameli vergilerin yarısı da ücretlerden kesilen vergilerden toplanıyor. Bütçe açığını kapatmak için daha fazla vergi toplamalıyız. Bu vergi oranlarını düşürürsek, bütçe açığının artma riski var. Ama diğer taraftan da yüksek istihdam vergileri nedeniyle de birçok işyeri kayıtdışına çıkıyor. Onlardan da hiç vergi alınamıyor. Hem gelir kaybı var, hem de piyasada rekabet şartları bozuluyor. Oranlar düşürülüp kayıtdışı, kayda alınabilir ve toplam vergi geliri arttırılabilir mi? Bu konu çok tartışılıyor ve maliye bürokrasisi de bu konuda pek kumar oynamak istemiyor. olaya sadece vergi açısından da bakmamak gerekiyor. Türkiye’de belki bütçe açığından çok daha zor çözülecek sosyal güvenlik açıkları sorunu var. Bunun için de SSK kesintilerini azaltmak doğru mu ya da kolay karar mı? İş dönüyor dolaşıyor kayıtdışının kayıtiçine alınmasına dayanıyor.

2- Bunları söylüyoruz da, diğer açmaz da şu: Türkiye’nin işsizliğe çare bulması ve artan dış açıklarını karşılaması için sıcak para türündeki yabancı sermaye yerine, doğrudan yabancı sermaye çekmesi gerekiyor. Bunun için de, istihdam vergilerini düşürmek şart. Büyük şirketler ve yabancı sermaye, kayıtdışı çalışamaz. Vergi kaçıramaz. AB ile müzakere sürecine giren bütün ülkeler önemli ölçüde yabancı sermaye yatırımını ülkelerine çektiler. Ama bu sadece müzakerelere başlamakla olmadı. Özellikle İrlanda örneği iyi incelenmeli. Bu ülkeler yatırım ortamını iyileştirdiler. Nasıl olsa AB ile müzakere süreci aldık, yabancı sermaye gelir diye beklememek gerekiyor. Bırakın yabancı sermaye gelmesini, Türkiye’deki sermaye, Bulgaristan’a, Romanya’ya, Ukrayna ve Rusya’ya kaçıyor. Çin’e bile giden var. Bürokrasi, vergiler ve yüksek enerji fiyatlarının gözden geçirilmesi şart da, bu arada maalesef bütçe delik…

Sanıyorum maliye politikalarında ve uygulamalarında bir devrime ihtiyaç var.

MERİÇ KÖYATASI

Ocak 7, 2005 Yazan: butce | AKŞAM, AKŞAM-2005, AKŞAM-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok

YTL’ye geçişe 300 milyon dolar harcadık

Türk Lirası’ndan 6 sıfır atılması operasyonu yaklaşık 300 milyon dolarlık bir harcamayla gerçekleşti. Harcamalarda büyük payı 120-130 milyon dolarla yazılım ve 100-110 milyon dolarla yazarkasa aldı. Merkez Bankası ise YTL basım ve tanıtımı için 20 milyon dolar harcadı.

TÜRK Lirası’ndan 6 sıfır atılması operasyonunu başarılı bir şekilde tamamlayan Türkiye, Yeni Türk Lirası (YTL) için yaklaşık 300 milyon dolarlık bir harcama gerçekleştirdi. YTL dönüşümü için yazarkasa gibi ödeme kaydedici cihazlardan, taksimetrelere ve muhasebe sistemlerinde kullanılan yazılımlara kadar pek çok alanda harcama yapıldı.

YTL için yapılan toplam harcamayı tam olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun nedeni bazı kuruluşlarda YTL dönüşümünün kendi bilgi işlem personelleri tarafından yapılmış olması. Bu yüzden, kayıtlı ve harcama kalemleri görünebilir sektörlere bakılarak yapılan hesaplamada YTL dönüşümünün maliyetinin 270-300 milyon dolar aralığında olduğu tahmin ediliyor. YTL dönüşümünde Türkiye’nin yaptığı harcamanın dökümü şöyle:

MERKEZ BANKASI:

Merkez Bankası’nın YTL için yaptığı toplam harcama 20 milyon dolar civarında. Merkez Bankası, YTL olmasa da mevcut banknotları yenilemek için bir harcama yapacağını düşünüyor ve bu harcamayı YTL maliyetinden düşüyor. Merkez Bankası, YTL tanıtım kampanyası için 750 bin dolarlık bir bütçe ayırmıştı. Bu bütçenin içinde YTL için bastırılan broşürler, kitapçıklar ile reklam harcamaları yeralıyor. Merkez Bankası, Elektronik Fon Transferi (EFT) sisteminin YTL’ye uyumu için de 160 bin dolarlık bir harcama gerçekleştirdi.

PERAKENDE SEKTÖRÜ:

Yaklaşık 200 bin yazarkasanın YTL uyumlu hale geldiği ve bunun da yaklaşık maliyetinin 100-110 milyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Büyük perakende zincirlerinde YTL dönüşüm maliyeti 500 bin dolar ile 1 milyon dolar civarında oldu. Bazı yazarkasalar, sadece yazılım güncellemesi ile YTL uyumlu hale gelirken, modeli eski olan yazarkasa sahipleri ise yeni yazarkasa almak zorunda kaldılar.

BANKACILIK SEKTÖRÜ:

Bankalar, YTL’ye hazırlıkta en dikkatle takip edilen kuruluşlardı. Büyük ölçekli bankalar YTL dönüşümlerini 1 milyon dolar civarında bir harcama ile tamamlayabildi. Bankaların yazılım güncelleştirmeleri, genellikle kendi bilgi işlem personeli tarafından yapıldı. Böyle imkanı olmayan bankalar dönüşüme 2-3 milyon dolar harcadı.

YAZILIM SEKTÖRÜ:

YTL dönüşümü için yaklaşık 120-130 milyon dolarlık bir harcama yapıldığı tahmin ediliyor. Yazılım şirketlerinin bir bölümü, kendi yazılımlarını kullanan kuruluşlar için YTL dönüşümünü ücretsiz gerçekleştirdi. Yazılım sektörü, sadece şirketlerdeki bilgisayar yazılımlarının dönüşümünü değil, yazarkasa, POS cihazları, dağıtım şirketlerinin mobil cihazlarda kullandıkları yazılımlar gibi pekçok yazılımın da YTL’ye uyumlu hale gelmesini sağladı.

Yılbaşı gecesi kartla 10 milyon YTL harcadık

YILBAŞI gecesi, “Üzerinizde nakit taşıyın” uyarıları yapılmasına karşın, kredi kartı ile yapılan harcamaların tutarı 10 milyon YTL’yi (10 trilyon TL) buldu. Bankalararası Kart Merkezi (BKM) Genel Müdürü Sertaç Özinal’un verdiği bilgiye göre, YTL geçişinin yapılmasının ardından ilk 12 saat içinde kredi kartı ile 133 bin işlem yapıldı, harcanan tutar da 10 milyon YTL’ye yaklaştı. İlk 24 saat içinde işlem adedi 1 milyon 76 bine, ciro ise 59 milyon 580 YTL’ye ulaşırken, pazar günü de işlem adedi 1 milyon 239 bin, ciro ise 58 milyon 625 bin YTL oldu. Böylece haftasonu kredi kartıyla yapılan 2 milyon 315 bin adet işlem sonucu, 118 milyon 211 bin YTL harcandı. Geçen yıl bu rakam, 2 milyon 382 bin işleme karşılık 102 milyon 531 YTL düzeyinde gerçekleşmişti.

Bu arada BKM verilerine göre 22-31 Aralık tarihleri arasında kredi kartıyla yapılan işlemlerin adedi 18 milyon 73 bin 889 olurken, cirosu da 1.1 katrilyon lirayı (1.1 milyar YTL) aştı. Geçen yılın aynı dönemine göre işlem bazında yüzde 11.22′lik, ciroda da yüzde 43.29′luk artış görüldü.

Elektrik ve su tahsilatı aksadı

YTL‘ye geçilmesinin ardından ilk iş gününde bazı kamu kurumlarında aksaklık yaşandı. İSKİ’de bilgisayarlarda yeni sisteme geçilmesi nedeniyle abonelerin eski dönem borçları görüntülenemedi. Ayrıca tahsilat sistemi de YTL’ye geçiş nedeniyle zaman zaman kilitlenince veznelerin önünde uzun kuyruklar oluştu. Vatandaşlar benzer manzaraların İGDAŞ ve Boğaziçi Elektrik gibi kurumlarda da yaşandığı yönünde şikayette bulundu.

Kuruş hesabı zorluyor

YENİ Türk Lirası’na (YTL) geçilmesinin ardından yapılan alışverişlerde ufak çaplı sorunlar yaşanıyor. Vatandaşlar, kuruş hesaplarının kafaları karıştırdığını ve bazı satıcılar tarafından hálá eski yazarkasa fişlerinin kullanıldığından şikayet ediyorlar. Görüştüğümüz bazı vatandaşların YTL konusundaki değerlendirmeleri şöyle:

Volkan Apaydın

(Kuruyemişçi): En çok kuruşlar karışıyor. Bazen müşteriye ‘1 Yeni Lira 25 Yeni Kuruş’ diyeceğime, ‘1 lira 250 bin kuruş gibi’ şeyler söylüyorum. Eski madeni paralar kaldırılsaydı işimiz kolaylaşırdı. Bir de kuruşun değeri tam algılanamadığından bazı vatandaşlar para üstü almıyor.

Gürel Uğurlu

(Emekli): Yaptığımız alışverişlerde bir eski, bir yeni yazarkasa fişi verilmesi kafamızı karıştırıyor.

Salih Kılıçaslanoğlu

(Kuyumcu): Bazı müşteriler ellerindeki YTL’leri gösterip ‘Bunlar kaç lira sayılıyor’ diye soruyor. Biz de yanılgı olmaması için iki şekilde de fiyat söylüyoruz. Ancak, arada karıştırıyoruz.

Serap Atagül

(Ev Kadını): Kuruşları yeniden görmenin heyecanını yaşıyorum. Yeni paraların değerini karıştırmamak için çok dikkat ediyorum. Esnafın da sorumlu davranıp vatandaşı uyarması önemli.

Sertaç Tekin (Esnaf): Mısır Çarşısı’nda dükkán işlettiğim için turistlere de satış yapıyorum. Onlar eski çok sıfırla paralara da alışık olmadıkları için yeni paraya geçişte de bir sorun yaşamadılar.

EFT’de sorun yok kuruş hanesine dikkat

YILBAŞI gecesinden itibaren ödeme sistemlerinde YTL’ye başarılı bir geçiş yapan bankalar, ilk iş gününde de önemli bir sorunla karşılaşmadı. Merkez Bankası ile pazar günü son kez test edilen EFT sistemi, dün sabahtan itibaren normal çalışmasını sürdürürken, POS işlemlerinde az da olsa yanlışlıklar yapıldı. Üye işyerlerinden milyon YTL’li ve kuruş hanesiz gelen işlemler, bankaların müdahalesi ile çözüldü.

Finansbank Genel Müdür Yardımcısı Bülent Yurdalan, ilk günkü işlemleri şöyle aktardı: “Üye işyerlerinde dalgınlıkla eski TL değerlerini girenler olabiliyor, ancak güvenlik duvarları nedeniyle bu sorun olmuyor.’

Kuruşların daha yavaş sisteme girdiğini belirten Yurdalan, bu noktada şu uyarıda da bulundu: “Eskisi gibi üstü kalsın demeyin. Paranızın üstünü mutlaka isteyin, yuvarlama yapılmasına izin vermeyin”.

Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı ve Garanti Teknoloji Genel Müdürü Hüsnü Erol da, ilk iş gününde çok ender milyon talebi geldiğini, onların da uyarılarak soruna meydan verilmediğini kaydetti.

Bankalararası Kart Merkezi Genel Müdürü Sertaç Özinal ise, dün bazı üye işyerlerinin POS cihazlarında yapılan işlemlerde kuruş hanesini yazmayı unuttuğuna dikkat çekti. Tutar YTL cinsinden yazarken, virgülden sonraki kuruş hanesini girilmediği durumlar olduğunu belirten Özinal, şunları söyledi: “Örneğin 100 YTL yazarken, 100′den sonra virgül koyup 2 sıfır yazılması unutuluyor.”

Visa: 150 ülkeyi yeni paraya uyumlu yaptık

VISA Türkiye Genel Müdürü Berna Ülman, 150 ülkedeki Visa sistemlerinin de Yeni Türk Lirası ile uyumlu hale getirildiğini bildirdi. Ülman, YTL’ye geçiş sürecinde herhangi bir sorunla karşılaşmadıklarını belirterek, ‘Zaten geçtiğimiz 10 yıl içerisinde sistemde 16 yeni para birimine geçişi başarıyla gerçekleştirmiş bir firmayız. Dolayısıyla YTL’ye geçişte de olumlu bir deneyim yaşadık’ dedi. Ülman, şunları söyledi: “Türkiye’de 25 üye bankamız, 28 milyon Visa kartı, 800 bin kabul noktası var. Bunların yanı sıra Visa’nın yaptığı sistem değişikliği yaklaşık 150 ülkede Türklerin kartını gönül rahatlığı ile kullanabilmesine yönelik bir çalışmaydı.’

Turistler memnun

YENİ yılla birlikte kullanılmaya başlanan YTL, turistleri de memnun etti. Daha önce de Türkiye’ye tatile geldiklerini, milyonluk banknotlarla karşılaştıklarında şaşırdıklarını ifade eden turistler, YTL’ye geçilmesinin kendileri açısından da faydalı olduğunu kaydetti. Meder Resort Hotel’de konaklayan Rus avukat 27 yaşındaki Aleksandra Reshetnikova, ‘Türkiye’ye ikinci gelişim. Artık bol sıfırlı banknotlarla hesap yapmaktan kurtuldum. YTL ile ödeme yapmak daha kolay. 1 Ruble 50 bin lira iken 5 kuruş olmuş. 1 YTL 20 ruble yapıyor. Paranız değerlendi’ diye konuştu. Bulgar turistler 28 yaşındaki Kremena Koleva ve 25 yaşındaki Zhenya Mutafova ise şunları söyledi: ‘Türkiye’ye üçüncü gelişimiz. Daha önce Bulgaristan’da Leva’dan üç sıfır atılmıştı. Milyonluk banknotları kendi paramıza çevirirken karışıklık oluyordu.’

Ocak 4, 2005 Yazan: butce | HÜRRİYET, HÜRRİYET-2005, HÜRRİYET-2005-OCAK | | Henüz Yorum Yok