İyiliklerin meyvesi (henüz) toplanmadı
Türkiye’de iyi şeyler oluyor. Yapısal bir değişim gerçekleşiyor. Ama bu iyiliklerin meyvesi henüz toplanamadığı için, sokaktaki insanın mutsuzluğu devam ediyor. Enflasyonla ilgili gelişmeler, bunun en çarpıcı örneği. Türkiye yıllarca yüzde 60 – yüzde 70 gibi ağır enflasyon şartlarında yaşadı. Ciddi bir çabayla enflasyon yüzde 10′un altına çekildi. Ama bu, sıkı para ve maliye politikası sayesinde oldu. Sıkı para ve maliye politikası demek, insanların reel gelirinin artmaması demektir. Piyasada durgunluk, işsizlik demektir. Geliri artmayan, iş bulamayan halka, dükkanını siftahsız açan esnafa, “Neden mutlu değilsiniz? Enflasyon düştü. Daha ne istiyorsunuz?” diye sorgu sual edilemez.
Öte yanda enflasyonun düşmesi demek, ekonominin önünün açılması, faizlerin aşağı çekilmesi demektir. Faiz oranları aşağıya çekilince Hazine’nin borç yükü azalır, hükümete iş yapması için bütçeden daha fazla para kalır. Özel sektör yatırımları artar. Bunlar önümüzdeki yıllar daha hızlı büyümesye imkân verir.
2004′te, Türkiye’nin önümüzdeki yıllarını olumlu etkileyecek daha başka gelişmeler de oldu. IMF ile üç yıllık bir anlaşma, önümüzdeki üç yılda döviz krizleriyle karşılaşması tehlikesini bir ölçüde azaltacak. AB’den, şarta bağlı olsa da müzakerelere başlama tarihi alınması, ülkenin dış itibarını artıracak. Halk, bunların olumlu etkilerini 2005 içinde “gelir artışı” olarak göremeyeceğinden, önemini değerlendiremeyecektir. Ama bunlar olmasaydı, 2005 daha kötü şartlarla karşı karşıya kalacaktık.
Sorun da var, çözüm de var
Bütçe açığı ve döviz açığı ülkenin temel sorunudur. Halkımız bunları kendi sorunu gibi görmüyor ama, bu iki sorunun faturasını sonunda halkımız, fakirlik, işsizlik olarak ödüyor… Bütçe açığı küçülüyor. Bunun yararını uzun dönemde gene halk görecek. Döviz açığı büyük. 2005 yılında da küçülemeyecek. Ama bu konuda bir şansımız var. Döviz açığı “borç doğurmayan” yollardan kapanıyor. Az da olsa yabancı sermaye girişi, portföy yatırımları, özel sektörün kredili mal alımları ve kaynağı belli olmayan döviz girişi sayesinde, kamunun dışarıda büyük rakamlarda kredi aramasına gerek kalmıyor.
Tekrarda yarar var. Bu olumlu gelişmeleri halkımız fark edemiyor ama, olumsuz gelişmeler gündemden düşmüyor. Tasarruf açığımız devam ediyor. Bu açığı kapatmak için dış kaynağa bağlılığımız artıyor. Piyasada TL’ye geçiş sağlanamadı. Yabancı paranın mevduattaki ve diğer parasal varlıklardaki payı yüzde 50′lerde. Reel sektörün yatırım ve üretimi kredilendirilemiyor. Vergi yükü dolaylı vergi ödeyenlerin sırtında. Gelir dağılımında bozulma devam ediyor. İşsizlik sorununda kısa sürede çözüm olasılığı yok gibi… Eğitim ve sağlık politikalarında kargaşa devam ediyor. Adalet sisteminde düzelme işaretleri görülmüyor.
Şunu kabul edelim ki, hükümet iyi niyet ile riski göze alarak, yılların birikimi sorunları çözme arayışını sürdürüyor. Yapısal değişimin yükünü, halka yüklediği faturayı görmemeye imkan yok ama, hükümetin yapısal değişim ve uzun vadeli kalkınma ve gelişmenin yolunu açma gayretlerini de takdir etmemek kadirbilmezlik olur… 2004 yılında olan bitenlerin iyilerini terazinin bir kefesine, kötülerini öbür kefesine koyarsak, “iyiler” ağır basar. 2005 yılı (inşallah) daha da iyi olur.
GÜNGÖR URAS
Bütçeye bak, olanları anla!
Vatandaşların bazıları ülkemizde son üç dört yılda gerçekleşen makroekonomik değişimden şüpheciler. Bunun basit birkaç nedeni var. Birincisi ideolojik insanlar ajitasyon yapmaktalar. İkincisi, medya ne olduğunu anlamamakta. Üçüncüsü, siyasi partizan yaklaşımda, sağ Derviş dönemindeki iyileşmeleri, sol da AKP dönemindeki iyileşmeleri kafasını çevirerek görmemeye çalışıyor.
Türkiye’nin en büyük sorunu mali iflas veya başka bir ad ile bütçe sorunu oldu. 15 yıla yakın bir süre koalisyon hükümetleri ülkeyi yönetemediler. Burada kimse kimseyi itham edemez. Çünkü tüm siyasi partiler ve tüm liderler ülkeyi yöneten koalisyonlarda bir şekilde mühürün ucundan tuttular. Bu nedenle söylediklerimiz partiler ve siyaset üstü. Aşağıda bütçenin iflasının basit bir tablosu var. Burada akademik-sosyetik analiz yapmayacağız. Vatandaş anlasın diye işi basit tutacağız, enflasyon düzeltmesi gibi şeylere girmiyoruz. Tablodaki kalemleri tek tek inceleyin ve kendiniz ne olduğuna karar verin.
Ancak dikkat edilmesi gereken bazı şeyler var. Bütün 1990′lı yıllarda görev zararları büyümüş, ama başka yere saklanmış ve tabii yukarıdaki tabloda yoklar. Yani 20 milyar dolarlık bütçe açığı başka yere gizlenmiş. Yani durum görünenden daha kötü. Ancak IMF anlaşmaları döneminde bu açıklar güneş ışığına çıkıyor. Transfer dendiği zaman da faiz ve sosyal güvenlik açıkları ve tarım desteklemesi gibi şeyler biraraya toplanıyor.
1991, 1992 ve 1993 yıllarında bütçeden faiz çıkarılsa da açık var. Yani felaket durumdayız. Ve 1994 krizini yaşıyoruz.
1999 yılında (ki o yılda bir de erken seçim yaptık, Deniz Baykal öyle istediği için) her veri çok kötüye gidiyor, dünyada, kriz, erken seçim ve depremler biraraya geliyor, çöküyoruz).
Ancak 2001 yılından sonra tüm veriler azalmaya başlıyor. Ama vergi yükünün harcamaları karşılamak için ne boyutta arttırıldığını tablodan açık seçik görmek mümkün. Faiz dışı fazla verilmesi işi toparlıyor.

Tabii bütçe merkezi bütçe demek. Bir de diğer kamu var, oranın durumu da ileride anlatılacak! Tablo, sorunlarımızın büyük olduğunu, ama 2001-2003 arasında düzelme gerçekleştiğini gösteriyor. 2004 rakamları da benzer şekilde iyileşme sergiliyor. İyimser gözle bakanlar bunu inkar edemezler. Kör gözle bakanlar, ideolojik ekstra bagaj taşıyanlar ise garibanizm, bölücülük ve felaket tellallığı yapmaya devam ederler. Bizce önemli olan vatandaşın ne düşündüğüdür. Çünkü sonucu her zaman vatandaş belirler!
DENİZ GÖKÇE
Bütçe açığı herkesin belası!
Türkiye otuz yıl kadar büyük bütçe açıklarının kurbanı olduktan sonra 2001 krizini takip eden günlerde maliye politikasının önemini anlamış ve iki yıl Derviş döneminde, iki yıl da AKP döneminde tam dört yıl sıkı bütçe politikaları ile müthiş bir makroekonomik normalizasyon üretmiş bulunuyor. Öyle ki vatandaşların bir çoğu olanları ‘çakamadığı’ gibi gerçekleşenlere de inanmıyor.
Bütçe açıklarının ülkeyi batırdığı ve borç stokunu iyice azdırdığı 1990′lı yıllarda, Türkiye bütçe açıklarını ‘eline sokabildiği’ her yere gizlemiş ve vatandaşı ve dış alemi sürekli kandırmıştı. 2000 yılında başta Ziraat Bankası olmak üzere kamu bankalarına ve KİT’lere gizlenen 20 milyar doları aşkın görev zararı krizlerin önemli bir nedeni olmuştu. Özel bankalarda batan 20 milyar dolar ise kamu bütçe açıklarının finansmanı gerekmese, yani bankaların riskli portföylerine kamu görevlilerin göz yumması ortaya çıkmasa, yetkililer görevlerini yapsa, gündeme gelemeyecekti.
Türkiye (ve Lula dönemi Brezilya) bu sorunları büyük ölçüde aştı ama şimdi de ABD’den AB üyelerine kadar birçok ülke bütçe sorunları ile yeni boğuşmaya başladı. Ayın 23′ünde batı medyası, ABD’nin bütçe açığını küçültmek için global gıda yardım programlarını kıstığını duyuruyordu. Bu adım kabaca 100 milyon dolar tasarruf yaratacak. Diğer taraftan AB Komisyonu’nun ekonomik ve finansal konulardan sorumlu üyesi Joaquin Almunia geçtiğimiz çarşamba günü AB’nin yeni 10 üyesinden beşinin, yani Çek Cumhuriyeti, Polonya, Slovenya, Malta ve Kıbrıs’ın bütçelerini yüzde üç açık şartına uydurmak yolunda ciddi adımlar attığını, ancak Macaristan’ın bütçe açığı konusunda gerçekleştirmesi gereken reform adımlarını atamadığını deklare ediyordu. Ayrıca AB Komisyonu Portekiz’in 750 milyon Euro değerinde uzun vadeli gayrimenkul kiralama sonucu gelecek olan geliri, bütçe geliri yazmasını da reddetti. Macaristan Maliye Bakanlığı ise yaptığı açıklamada bütçe açığını ancak 2008 yılında kabul edilebilir duruma getireceğini ve ancak 2010 yılında Euro tek para sistemine girme durumuna gelebileceğini belirtiyordu.
J.Almunia diğer taraftan, AB üyesi ülkeler istedikleri takdirde stabilizasyon paktı denen yüzde üç açık kuralını değiştirebileceklerini, ancak bugün kurallara uyulmasından başka bir çıkar yol olmadığını belirtiyor ve mesela Yunanistan’ın durumunun acilen düzeltmesi gerektiğini gündeme getiriyordu. Komisyonun yaptığı incelemeye göre Yunanistan bütçe açığı 2004 yılında yüzde 5.3 düzeyinde gerçekleşti ve 2005 yılında ise yüzde 3.6 düzeyinde bir açık beklendiği ilan ediliyordu. Zaten Yunanistan Euro tek para sistemine girmek için son beş yılda her yıl bütçe açığı rakamlarını düşük göstermişti. Ancak Yunanistan tek günahkar ülke değil. Fransa ve Almanya da sürekli yüzde 3 kuralını ihlal ettikleri için AB Komisyonu tarafından cezalandırılmakla tehdit edilen iki ‘baba’ ülke.
Bu ortamda AB Komisyonu üyesi Almunia, komisyonun bütçe gelişmelerini daha yakından takip edebilmek için Eurostat adı verilen AB istatistik ofisinin yetkilerinin genişletilmesini ve ulusal istatistiklerin gerçeğe uydurulması için zorlama yapılması yetkisini talep ediyor. Talebe göre Eurostat elemanları IMF veya Dünya Bankası ekipleri gibi ülkelere yerinde ziyaret gerçekleştirerek, bütçe gelişmelerine ait kayıtlarda doğruluğu sağlamaya çalışacak.
Ancak başkaları bu katı adımlardan önce bütçe muhasebesinde açıkça bilinen, tutarlı ve herkese aynı şekide davranan bir yaklaşım içine girilmesi için ilkelerin yeniden belirlenmesi gerektiğini vurguluyor. Hatırlanırsa en büyük sorun savunma harcamalarının nasıl muhasebeleştirileceği konusunda ortaya çıkıyor. Ayrıca bazı kalemlerin nasıl muhasebeleştirildiği konusunda çifte standart olduğu da deklare ediliyor. Geçen yıl Belçika’da hükümetin Belgacom adlı telekom kuruluşunun emeklilik borçlarını devir alması sürecinde elde ettiğini söylediği karı erkenden gelir yazdırmış, ama yukarıda belirtildiği gibi benzer bir durumda Portekiz’e izin vermemiş bulunuyor.
Öyle gözüküyor ki biz bütçe açıklarından kurtulurken, AB’nin başı bütçe açıkları ile epeyce ağrıyacak.
DENİZ GÖKÇE
Bütçenin zorlukları
IMF ile mutabakata varılan üç yıllık stand-by düzenlemesi çerçevesinde bütçede yaşanan zorluklar devam edecek gibi görünüyor.
Bundan önceki bütçelerde olduğu gibi, memur maaşlarına, faizlere ve sosyal güvenlik sisteminin açıklarına para yetiştirmekten başka kıpırdanacak yer yok. Bu durum bir süre daha böyle devam edecek.
Bir yandan bütçe açıkları nominal olarak düşürülmeye çalışılırken, devlet kaçınılmaz olarak borçlanmalarına reel faizler vermeye devam edecek. Faiz dışı fazla yüksek tutulsa dahi, borçlar nominal olarak artacak. Doğal olarak, nominal faizlerin düşeceğini ummanın dışında, faiz harcamalarından artık eskisi kadar tasarruf edileceğini beklemek yanlış olur.
SOSYAL GÜVENLİK
Sosyal güvenlik sistemine bütçeden verilen sübvansiyonların milli gelirimizin yüzde 4.5’i düzeyinde sabit kalacağı varsayılıyor. Milli gelirimizin yaklaşık yüzde 5 büyümesi öngörüldüğüne göre, sosyal güvenlik sübvansiyonlarının nominal olarak yılda yüzde 5 artacağı programlanıyor. Büyüme daha az olursa, bu oran da kaçınılmaz olarak artacak.
Son yıllardaki eğilimlere bakıldığında, yüzde 5’in üzerinde milli gelir büyümesi gerçekleştirildiği halde, sosyal güvenlik sübvansiyonlarının milli gelir içindeki payı arttı. O halde, bu kalemin nominal olarak yılda yüzde 5 büyüyebilmesi için dahi bir şeylerin yapılması gerekiyor.
Sosyal güvenlik kuruluşlarının aynı çatı altında toplanması böyle bir tasarruf getirir mi? Sistem aynı kaldığı sürece, hayır! Kaldı ki, tüm çalışanların hangi sistem altında birleştirileceği de henüz belli değil.
Örneğin, Emekli Sandığı’nın üyelerine sunduğu avantajlar SSK’ya göre çok daha cömerttir. Bundan böyle, SSK üyeleri Emekli Sandığı’nın sunduğu düzeydeki avantajlardan mı yararlanacaklar yoksa, Emekli Sandığı üyeleri SSK ile aynı düzeye mi getirilecekler? Birincisi sistemi daha da batırır. İkincisi ise kısa dönemde çok fazla bir katkı sağlamaz.
Sosyal güvenlik kurumlarının bir çatı altında toplanmasından sundukları hizmetlerin eşitlenmesi ima edilmiyorsa, idarelerinin bir araya gelmesinin çok fazla bir katkısı olmayacaktır. Sunulan hizmetlerin yeknesaklaştırılması hedefleniyorsa, herkesi en kötüde birleştirmekle finansman açısından bazı faydalar sağlanabilir. O faydalar da ancak 5-10 yıl içinde kendilerini gösterirler.
YENİ GELİRLER
Kısa dönemde sübvansiyonların azaltılması her zaman olduğu gibi sunulan hizmetlerin daraltılması yerine gelirlerin artırılmasına dayanacak gibi görünmektedir. Yani, çalışanların sosyal güvenlik sistemine yapacağı katkılar biraz daha artırılacaktır.
Artışlar bu alanda da kalmayacaktır. Bütçe açıklarının nominal olarak düşürülmesi, harcamaların kısılamadığı bir ortamda, ancak gelirlerin artırılmasıyla mümkün olabilecektir. Yani, önümüzdeki yıllarda yeni vergilerin gelmesi de kaçınılmaz olarak görülmelidir. Örneğin, Hazine bonosuna ve hisse senedine getirilmesi planlanan vergiler yalnızca bir başlangıçtır. Devamı mutlaka gelecektir.
Kısacası, bütçede sıkıntılar devam etmektedir. Harcamaların kısılmasında zorluklar vardır. Tek çare gelirlerin artırılması olarak görülmektedir. Ödeyenler açısından zaten yüksek olan vergi yükünün daha da artırılması, gelinen noktada, kayıt dışını genişletmekten başka bir işe yaramamaktadır.
Son açıklanan vergi indirimlerinin, vergi gelirleri açısından, gösteriş tarafı ağır basmaktadır.
Ercan Kumcu
KaDeVe indirimi deve olmasın… CEO’ya müjde, asgari ücretli pejmürde!
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu, Vergi Yasaları’nda YTL’ye geçiş ve bazı vergi kanunlarında değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısını bugünden itibaren görüşmeye başlayacak.Kurumlar Vergisi’nde oranların yüzde 33′ten, 30′a inmesi zaten geçen yıl çıkartılan vergi düzenlemelerinde yer alan, ancak uygulaması bir yıl ertelenerek, 2005′e bırakılan bir karardı.
Asıl geniş kesimi ilgilendiren indirim KDV’de. Eğitim, sağlık ve gıdada tüm kalemlerde oranın yüzde 18′den, 8′e indirilmesi. KDV’de de eğitimde, sağlıkta, gıdada kısmen yüzde 8′lik orana geçilmişti. Bu defa bu üç temel konuda tüm kalemlerde yüzde 8 oranı geçerli olacak. 10 puanlık bir indirim gerçekten çok önemli. Tabii KDV indiriminde tüketiciler, yurttaşlar olarak bizlere ve denetim noktasında da Maliye’ye büyük görev düşüyor. 10 puanlık KDV indiriminin yiyecek, içecek, kağıt, kalem, röntgen, tomografi, kan tahlili ücretlerine, tümüyle yansıması için fiş ve fatura almayı kesinlikle ihmal etmemek, bunu bir ‘vatanseverlik’ olarak görmek gerek. Aksi halde, bu indirimin hayatımızda yaratacağı ucuzluğu, refahı, giderlerimizdeki azalmayı ıskalamış oluruz. Fiyatlara, etiketlere 10 puanlık indirimin ‘yedirilmesi’, aynı fiyatla mal, hizmet ve ürünün satılmaya devam etmesi, ‘uyanıklık’ yapılarak indirimin fiyatlara, etiketlere yansıtılmaması, ne vergi, ne vatandaşlık ahlakına ve sorumluluğuna, ne de enflasyonda ‘tek haneli’ hedefle ülkenin ekonomik geleceğinin kurtuluşu beklentisine sığar. Onun için hepimize görev düşüyor. Maliye’nin de denetimleri sıkılaştırması, ekonomide halen yüzde 53 kayıtdışı, yüzde 47 kayıtlı olan oransal yapıyı ‘kayıtlı ekonomi’ lehine değiştirmesi gerekiyor.
* * *
Gelir Vergisi’nde (GV) en üst gelir dilimine uygulanan oranın yüzde 45′ten, 40′a indirilmesi trilyonluk geliri olmayanları ilgilendirmiyor. Gelirini istediği gibi beyan eden, hatta etmeyenlere, zengine yarar. Zaten yüzde 45 vergiyi Maliye tahsil edemiyordu ki. GV’nin yüzde 70′den fazlasını ‘ücretliler’ ödediği için, bu indirim geniş ücretli, işçi, memur, çalışan kesime yansımayacak. Ücret gelirlerinde, alt dilimlerde oranların değişmemesi, buna karşın yüksek ücret geliri elde edenlerin tabi olduğu yüzde 35′lik oranın, yüzde 30′a indirilmesi de öyle. Türkiye’de yüzde 35 vergiye tabi ücret geliri dilimine giren ücretli sayısı, kaç bin ki? Bunlar, banka, holding, şirketlerin 40 – 50 – 100 milyar aylıklı genel müdürleri, CEO’ları, yönetim kurulu üyeleri. Kısaca GV indiriminin geniş bir kesimi ilgilendiren ve rahatlatan yanı yok. Bordroluya maaşı ödenmeden vergiyi peşin kesmeye, düşük ücretlide pejmürdeliğe devam. Beyannameliye, keyfine göre gelir beyan eden CEO’ya, 5 puan ikram! Ayrıca, Hazine bonosu, devlet tahvili, hisse senedi, rant gelirlerine muafiyetin 2005′te de sürmesi, bu gelirlere 2006′dan itibaren yüzde 15 stopaj sözünün bile şimdiden yaygara kopartması gözönünde tutulduğunda ‘adaletsizlik’ açık. 2005 bütçesinden 55 katrilyon faizi ‘gelir’ hanesine yazacak olanlara ne beyan, ne vergi yok! Geçmişte de rant gelirine vergi düzenlemeleri yapıldı. Hep Hazine borçlanmasının sıkıntıya gireceği iddiaları, yaygaralar nedeniyle uygulanamadı, ertelendi. Dilerim, en azından iki yıl sonra bu vergi ‘para kaçacak, kimse Hazine’ye borç vermeyecek’ yaygaralarına kurban edilmez, tekrar ertelenmez. 55 katrilyon faizi cebe atacak olanlar, birkaç trilyon vergi lütfederler.
Diğer kritik nokta, bütçe-vergi ilişkisi. Bütçe tasarısı TBMM’de görüşülüyor. Yeni vergi düzenlemeleri ise komisyonda. Bütçenin gelir-gider hesapları yapılırken, bu indirimlerin olacağı belki Maliye’de, hükumette biliniyordu ama bütçe yasası gerekçelerine konulmadı. TBMM bu hesabı, indirimleri bilmeden bütçe görüşüyor. Bu da hem kamuoyuna, hem TBMM’ye karşı ‘hoş ve saygılı’ bir tutum değil. Kaldı ki, eğer bu indirimler sağlam bir hesaba dayanmıyorsa, bütçe dengelerine negatif etkisi olursa, geçen yıl asgari ücretteki, SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin aylıklarındaki ‘iyi niyetli’ ama bütçe dengelerini ve IMF’nin moralini bozan uygulamalar sonrasında olduğu gibi, bütçe yürürlüğe girer girmez, de yeni kesintiler, bazı dolaylı vergilerde yeni artışlar ve bazı KİT ürünlerinde yeni zamlar da gündeme gelebilir. Dolayısıyla da vergide indirim sevinci, başka vergilerde artış ve bazı zamlarla kursağımızda kalabilir.
ZÜLFİKAR DOĞAN
Bu bütçe tutar mı?
Dün Başbakan Erdoğan ve Maliye Bakanı Unakıtan yeni vergi paketini açıkladı. İlginçtir, uzun süredir ülkemizde vergi paketi denilince akla vergi artışları gelirdi. Bu kez vergi indirimleri açıklandı. Ancak bu vergi indirimleri aslında kısmi özellikte. Çünkü vergiler özellikle kriz sırasında ciddi biçimde artırıldı.
Yine de bazı indirimler çok önemli. Özellikle gıda, sağlık ve eğitim harcamalarındaki yüzde 10′luk bir indirim sosyal adalet bakımından olumlu bir adım olarak yorumlanmalı. Fakat doğrudan vergileri indirme anlamını taşıyan Kurumlar Vergisi’ni yüzde 33′ten 30′a indirmek, Gelir Vergisi’ni de yüzde 45′ten 40′a çekmek aksine sosyal adalet bakımından olumsuz. Çünkü vergi yükü zaten dolaylı vergilerde. Yani toplumun tümünde. Çok kazanandan çok vergi alma anlamını taşıyan doğrudan vergileri indirmek ise tam aksine adaleti zedeleyecek nitelikte.
Şu anda Meclis’te bütçe müzakereleri sürüyor. Bu vergi indirimlerinin bu süreçte bütçeye olası etkileri hesaplandı mı, yahut ne çıktı, ne denli hesaplandı bilemiyoruz.
Aslına bakarsanız bu ara bütçeyle ilgilenen bile yok. Herkesin kafası AB’de. Eh, ne de olsa Avrupalı oluyoruz, bütçeyi kim takar? Oysa AB üyeliğine daha çok var. Ve bu sürede hem mali dengeleri sürdürmek gerek, hem de yüksek bir büyüme sağlayarak AB ile ekonomik uyumu sağlamak.
2004 bütçesi gerçekten gayet başarılıydı. Özellikle kamu harcamaları hedefe çok yakın gelişti. 2004 yılı için tasarlanan bütçe harcamaları 141 katrilyondu. Yıl sonunda bunun 143 katrilyonun altında gelişeceği sanılıyor. Bütçe harcamalarının da öngörülenden daha başarılı geliştiği anlaşılıyor. Öte yandan, 101 katrilyon TL olarak öngörülen gelir hedefi de yılın sonunda 109 katrilyona yakın olacak. Bu da oldukça olumlu bir gelişme.
Ancak 2004 yılında kamu harcamalarında hedefin tutmasına yarayan temel etki faizlerin hızla düşmesi ve vadenin de bir ölçüde uzaması olmuştu. Öte yandan, vergi hedefinin tutmasında ise iki önemli gelişme oldu. Birincisi, çok hızlı büyüme olduğundan hem doğrudan vergiler, hem de tüketim artışıyla KDV tahsilatı arttı. İkincisi, ithalat patladığı için ithalattan alınan vergiler çok arttı.
Şimdi merak ediyoruz, 2005 büyümesi de, ithalatı da daha düşük olacağına göre, üstelik vergi oranları da düştüğüne göre 2005 bütçe gelir hedefi nasıl tutacak? Üstelik bütçe gelirlerinin 2005′te yüzde 16 artması öngörülmüş. Ve bunun da daha çok vergilerle olması tasarlanmış. Bize göre burada ciddi sorunlar var. Kimileri vergi oranları düşünce vergi gelirleri de artar diye düşünse de, ülkemizde genellikle bu tersine çalışır. 2005 bütçesini biz bu nedenle sorunlu görüyoruz.
| 2004 Yıl sonu gerçekleşme tahmini (trilyon TL) | 2005 Bütçe teklifi (trilyon TL) | Artış (%) | |
| Bütçe harcamaları | 142.617 | 155.472 | 9.01 |
| Bütçe gelirleri | 108.630 | 126.335 | 16.30 |
| Bütçe açığı | 33.987 | 29.137 | -14.28 |
| Faiz dışı fazla (IMF tanımlı) | 21.219 | 24.048 | 13.35 |
HURŞİT GÜNEŞ
Geliyor, geliyor! Bizim vergi geliyor…
ESKİLER “Dideler ruşen!” derlermiş, yani gözünüz aydın…
Futbol seyircisi de “Geliyor, geliyor, bizim takım geliyor!” diye bağırır.
Biz de “Gözünüz aydın!” deyip müjdeyi verelim:
“Geliyor, geliyor, bizim vergiler geliyor!”
Hem de ne vergi!
Nefes alsanız vergi, affedersiniz, pırttt deseniz vergi!
Bir kere bütün ilan ve reklamlar vergiye tabi…
Kim reklam veriyorsa, kim reklam asıyorsa, kim duvara reklam yapıştırıyorsa, gel bakalım vergini öde!
Taksilerin, otobüslerin içine konan reklamlardan bile vergi alınacak…
Bu vergiden kaçmanın imkânı yok!
***
MESELA haberleşme vergisi…
Telefona, faksa, telsize, telekse, telefon kartına, jetona… hepsine vergi var.
Nasıl olacak bu vergi?
Konuştuğun kadar, yazıştığın kadar, haberleştiğin kadar…
İşte bu vergiden kaçmak kolay; telefonla konuşmazsın, faks geçmezsin, teleks göndermezsin…
Böylece vergi ödemezsin!
Konuşmadığın telefonun, yazışmadığın faksın, teleksin vergisini alacak değiller ya!
Diyeceksiniz olur mu, çağımız iletişim, haberleşme çağı!
Geçin bunları, sonunda ölüm yok ya, haberleşmeniz eksik kalsın!
***
ELEKTRİKTEN, havagazından, likit gazdan ve doğalgazdan vergi alacaklarmış…
Bunları da yakmayız, olur biter.
Şart mı elektrik, şart mı doğalgaz, ya da tüpgaz!
Şart diyorsanız, başka türlü yaşanmaz diyorsanız, “Sen bizi mağaraya mı gönderiyorsun?” diyorsanız, bir seçenek daha var: Dağa çıkın!
Kurun kulübenizi, yakın çubuğunuzu, bakın sefanıza!
***
HELE otel, motel, tatil köyü gibi yerlerde alınacak vergiden kaçmak kadar kolayı var mı?
Gitmezsiniz, kalmazsınız, görmezsiniz, olur biter, vergi sıfır!
***
ZAMAN zaman “Cumhuriyet hükümetleri” diye bir deyim kullanılır.
Peki, bu hükümetlerin ortak paydası nedir?
Vergidir, vergi!
Önce vergi, sonra zam!
Tek partiymiş, çok partiymiş, sağcıymış, solcuymuş, hiç fark etmez, çünkü bütçe açığı kapanacaktır, bütçe açığı da ancak vergilerle kapanır.
Topladığı vergilerle ancak iç borcun faizini ödeyebilen bir idare, vergi almayıp ne yapacaktır?
***
PADİŞAHIN biri, her vergiden sonra halkın nabzını yoklarmış:
“Halk çok kızgın!”
“Halk köpürdü!”
“Halk perişan!”
Tepkiler böyle olunca, padişah vergi üstüne vergi koyarmış, lakin son vergiden sonra “Halk sokaklara döküldü, çalmadan oynuyor!” haberini alınca vergiden vazgeçmiş:
“İşte şimdi korkarım, bu halkın ne yapacağı belli olmaz!”
Çok şükür, şimdi ne padişah var, ne de halk!
Halkın kızıp köpürmeye ne hakkı var ki!
Vergiyi koyanı seçen o değil mi?
HASAN PULUR
Bütçenin karnesi iyi
2004 yılı Kasım ayı sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte, bütçenin 11 aylık görüntüsü belli oldu. Bütçe, Ağustos 2003’den bu yana ilk kez fazla verdi.
Başka bir anlatımla, 16 aydır ilk kez, Türkiye’nin gelirleri faiz de dahil, tüm giderlerinden fazla oldu. Bu uzun süredir özlemi duyulan, sevindirici bir tablo…
Bütçenin, kasım ayının gelir ve gideri olarak 418 trilyon lira fazla vermesinde, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı tatili ve 30-31 Ekim’in cumartesi-pazara rastlaması sonucu, ekim tahsilatlarının kasım ayına kaymasının da etkisi oldu.
2004 yılı 11 aylık bütçe gerçekleşmesi, 2004 bütçe hedefleri de belirtilmek suretiyle tabloda gösterilmiştir.
HEDEFLER TUTTU
Tabloya bütünüyle baktığımızda, 2004 hedeflerinin tutacağı hatta harcamaların, yıllık hedefin altında kalacağı, gelirlerde ise hedefin aşılacağı göze çarpıyor.
Bu arada, bütçe açığının, geçen yılın aynı dönemine göre, yüzde 26.1 azalarak 24.4 katrilyon liraya gerilemesi ve öngörülen 46 katrilyon liralık hedefin yarısı civarında olması, ilk 11 ayda 27,9 katrilyon lira olarak gerçekleşen faiz dışı fazlanın, yıllık hedef olan 20 katrilyon lirayı şimdiden aşması da sevindirici bir durum. En önemli gider kalemi olan faiz harcamalarında da ciddi bir gerileme sözkonusu.
Ancak, vergi red ve iadesi ile pay ve fonlar tutarında, bütçe hedefinin yüzde 70’i civarında artış olması düşündürücü. 2004’de toplanan vergilerin yaklaşık yüzde 70’inin, dolaylı vergilerden oluşması da vergi adaleti yönünden düşündürücü. Bu arada, aralık ayında bazı harcamalarda artış olması bekleniyor. Aralık sonu itibariyle, faiz dışı fazlanın gerilemesi, bütçe açığının artması kaçınılmaz gözüküyor.
Olaya bütünüyle baktığımızda, 2004 yılı bütçe sonuçlarına göre, bütçenin karne notlarının iyi olduğunu, ancak birkaç derse biraz daha iyi çalışılması gerektiğini söyleyebiliriz.
Şükrü Kızılot
IMF ile anlaşmak iyidir (…ama bizi kurtarmaz)
AB’den üyelik müzakereleri için tarih alalım almayalım, hükümetimizin üç yıllık bir program açıklaması ve IMF ile üç yıllık bir anlaşmaya varılması çok çok iyidir. Bu şartlarda yapabileceği başka bir şey yoktur. Program ve anlaşma, (AB’den tarih alalım almayalım) Türkiye’nin önümüzdeki üç yılını “rahatlatır”… Anlaşma “önümüzdeki üç yıl süresince IMF’nin Türkiye’nin arkasında olacağı” anlamını taşır. Türkiye ekonomisini (belli ölçüde) kazadan beladan korur ama “kurtarmaz.” Çünkü Türk ekonomisini “kurtarmak” bizim işimizdir. IMF’nin işi ise, Türkiye’nin iç ve dış borçlarının düzenli ödenmesini sağlayacak sistemin kurulması ve işlemesi için “kahyalık” yapmaktır.
Bu anlaşma çerçevesinde önümüzdeki üç yıl içinde Türk ekonomisinde “radikal bir değişime – kabuğu kırmaya – ileriye atılıp, fırlamaya” imkan yoktur.
Program da anlaşma da ekonominin coşmasının ve koşmasının önündeki engellerin kaldırılmasını hedef almamaktadır. Bu engeller şunlardır:
(1) İç borcu yapılandıramazsak, hiçbir şey yapamayız. İç borç stokunun milli gelire oranını küçültmek işe yaramaz. Sorun, iç borcun bütçe gelirlerini yutmasıdır. 2005 yılında bütçe gelirlerinin yüzde 45′i iç borca, yüzde 25′i memur ve ücret ödemesine gidecektir. IMF ile anlaşma gereği, bütçe gelirlerinin yüzde 20’si büyüklüğünde faiz dışı fazla ayrılacaktır… Bu durumda hükümete “icra – i hükümet eylemek için” para kalmayacaktır. Bu durum üç yıl böyle devam edecektir.
(2) Devamlı dış borç bulamayız. Döviz açığını kapatmaya mecburuz. Önümüzdeki üç yıl boyunca her yıl dış ticaretin 20 milyar dolar açık vereceği, her yıl (borç ödemek için gerekli dövize ek olarak, olağan işlemler nedeniyle oluşan) döviz açığını kapatmak için 10 milyar dolar borçlanmak gerekeceği anlaşılıyor. Üst üste bu kadar borçlanmak kolay değildir.
Büyüme ile gelişme farklı şeylerdir. Büyüme üretim artışına dayanırsa, sürdürülebilir. Ama önemli olan, büyümenin (üretim artışının nimetlerinin) doğru kullanımına dayalı bir gelişmenin sağlanmasıdır. Gelişme; gelirin dengeli dağılımı, istihdam, yaşam standardında yükselme demektir. Gelişme; daha iyi okul, hastane, polis, mahkeme demektir. Eğer büyümenin geliri faize giderse, üretim ve istihdam artamaz. Gelişme sağlanamaz. Bu sorunları çözmek IMF’nin işi değildir. Bizim işimizdir. IMF’nin ana hedefi iç ve dış borçların çevrilmesi, hiçbir alacaklının zarar görmemesidir.
Gelelim en “kritik soru”ya… Mademki “kurtulmak”, kısır döngüden çıkmak bizim işimiz… Mademki radikal bir değişime dönük olarak kabuğu kırmamız gerekiyor… Önceliği olan işler nelerdir? Ne yapacağız? (1) Kamu gelirlerini artırmak için er geç “Nereden buldun?” kanununu çıkaracağız… (2) Kamu gelirlerinin yarıya yakın kısmının faize gitmesini önlemek için er geç “İç borç stokunu yeniden yapılandıracağız.” (3) Tarım ve sanayide ileri teknolojiye dayalı, ekonomik ölçekli işletmelerde küresel pazarda talebi olan rekabet edilebilir mallar üreteceğiz… Bunları yapmaya mecburuz… Aksi halde “IMF’nin desteğiyle… Böyle gelmiş… Böyle gider…”
GÜNGÖR URAS
Bütçe bu yıl ilk defa fazla verdi
Bütçe, uzun aradan sonra ilk defa bu yılın Kasım ayında 418 trilyon lira fazla verdi. Faiz dışı fazla ise Kasım ayında, 3 katrilyon 685 trilyon lira olarak hesaplandı.
Maliye Bakanlığı Kasım ayı ve 11 aylık bütçe uygulama sonuçlarını açıkladı. Buna göre Ocak-Kasım ayında bütçe giderleri 123 katrilyon 117 trilyon lira, bütçe gelirleri 98 katrilyon 723 trilyon lira olarak gerçekleşirken, bütçe açığı 24 katrilyon 394 trilyon lira oldu.
OCAK-KASIM GELİRLERİ
Ocak-Kasım döneminde toplam 98 katrilyon 723 trilyon lira olarak gerçekleşen gelirlerde, vergi gelirleri 81 katrilyon 47 trilyon, vergi dışı gelirler 15 katrilyon 89 trilyon lira, sermaye gelirleri 139 trilyon lira, alınan yardım ve bağışlar 761 trilyon, katma bütçe öz gelirleri 1 katrilyon 688 trilyon lira olarak gerçekleşti.
BÜTÇE AÇIĞI, ÖNCEKİ YILA GÖRE YÜZDE 26.1 DÜŞTÜ
Bu arada Bakanlık açıklamasında, 11 aylık dönemde gerçekleşen faiz dışı fazlanın 27 katrilyon 906 trilyon lira olduğu dikkate alındığında, “yıl sonu hedefine ulaşılmasında herhangi bir sorunla karşılaşılmayacağının açıkça görüldüğü” vurgulandı.
Açıklamaya göre bütçe açığı, bu yıl ocak-kasım döneminde yüzde 26.1 oranında düşüş göstererek 24 katrilyon 394 trilyon lira olarak gerçekleşti.
KASIM AYI GERÇEKLEŞMELERİ
Öte yandan Kasım ayında Konsolide bütçe giderleri 11 katrilyon 17 trilyon lira, konsolide bütçe gelirleri 11 katrilyon 435 trilyon lira olurken, bütçe fazlası 418 trilyon lira olarak gerçekleşti. Kasım ayında faiz dışı fazla ise 3 katrilyon 685 trilyon lira oldu.
UZUN ARADAN SONRA BÜTÇE FAZLA VERDİ
Açıklamada, Kasım ayında bütçenin 418 trilyon lira fazla verdiğini hatırlatılırken, bütçe uygulamaları itibariyle Kasım ayında kaydedilen en önemli gelişmenin, “bütçe gelirleri toplamının, bütçe giderleri toplamını aşması” olduğuna dikkat çekildi.