Faiz dışı fazlanın fazlası, nereye?
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, önceki akşam Türk Müteahhitler Birliği (TMB) üyeleri ile bir araya gelirken, 2005′te kamunun yatırımlara ayıracağı kaynak konusunda somut hedefler ortaya koymaktan kaçındı. Ankara’dan ayrılan IMF heyeti ile pazarlık, Vaşington’da da devam edeceği için, Şener ‘geniş ve genel bir çerçeve’ içinde değerlendirmeler yaptı. Böyle olunca da 2005 Bütçesi ile yatırım programına son şeklinin verileceği Yüksek Planlama Kurulu’nun da (YPK) sekreteryasını yürüten, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı Şener’in sözlerinden ‘manalar’ çıkartmak gerekti.
Şener, son üç yıldan bu yana ekonominin sürekli büyüdüğünü, son olarak bu yılın ilk yarısında yüzde 14′e yükseldiğini aktarırken, en yoğun istihdam yaratan, inşaat – taahhüt sektörü ile finans sektörünün ‘küçüldüğünü’ anlattı. İnşaat sektörü geçen yılın son çeyreğinde, finans sektörü ise bu yılın ilk çeyreğinden itibaren bir nebze ‘büyüme’ eğilimine girmiş durumda. Ancak, burada önemli nokta, ‘üç yıldır kesintisiz büyümeye rağmen, işsizlik azalmıyor, istihdam artmıyor, büyüme istihdama yansımıyor’ tespiti. Bunu, DİE ve İŞKUR’un istatistikleri de teyit ediyor.
İstanbul bağımsız milletvekili Emin Şirin, büyümenin ‘gerçek ve inandırıcı’ olmadığını, ‘fiktif – hayali’ olduğunu iddia ederek, ‘cari açık gerçek, dış ticaret açığı ve ithalat artışı gerçek, işsizlik artışı gerçek, büyüme fiktif, ekonomideki problem göründüğünden daha büyük!’ dese de veri olarak, bu rakamlardan yola çıkmak durumundayız.
Büyüme var, istihdam yok. Büyüme var, işsizlik de var. İşte bunun için Şener, inşaat sektörünün büyümesi gerektiğini, (sanayideki büyümenin istihdam artışındaki payı yüzde 1, inşaat – taahhüt sektöründeki büyümenin katkısı ise yüzde 20, hatta 30) 2005 yılının bu açıdan önemli olduğunu söylerken, IMF görüşmelerinden kulislere yansıyan bilgilerle, bu açıklamaları birleştirerek bir sonuca varmak olanaklı. Yani büyümenin istihdama yansıması için inşaat sektörünün de büyümesi, bunun için de inşaat, altyapı, konut, yol, baraj, vb. yatırımların artması gerekli. İnşaat sektörü yatırımları içinde kamunun payının yüzde 30 – 40 düzeyinde olduğu düşünüldüğünde de, kamunun bu alana ayıracağı kaynağın, yatırımların, projelerin artırılması zorunlu.
H H H
Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, 2005 bütçesinde yatırımlara ayrılacak ödeneğin son iki yılda olduğu gibi 7 – 8 katrilyondan yüksek olması için çalışıldığını belirteyim. Başbakana iletilen bir bilgi notunda, yüzde 6.5 faiz dışı fazla (FDF) hedefinin yıl sonu için belirlenen maktu – parasal tutarının (20.2 katrilyon), ağustos sonu itibarıyla aşıldığı (22.5 katrilyon), yıl sonu için öngörülen FDF tutarının 2 – 2.5 katrilyon lira cıvarında ‘aşılacağı’ yer alıyor. Dolayısıyla öneri, IMF anlaşmasında ve 2005 bütçesinde FDF hedefinin yine yüzde 6.5 olarak tutulabileceği, ancak bu yıl yaratılan ‘faiz dışı fazla, fazlasının’ 2005′te kamu yatırımları ve istihdamın artırılması, işsizliğin önlenmesinde kullanılabileceği. Başbakanın da bunu olumlu bulduğu, yatırımların artırılması, büyümenin istihdama yansıması için kaynak bulunmasını, istediği belirtiliyor. Kaldı ki 2005 bütçesi FDF hedefi, IMF’yle mevcut stand-by çerçevesinde yüzde 6.5 olarak öngörüldüğünden, Başbakan, üç yıllık yeni stand-by’da en azından 2006 ve 2007 için FDF’da yüzde yarım (0.5) ya da yüzde 1′lik bir düşüşün olması ve bunun stand-by düzenlemesinde yer alması isteğinde. Bu yolla yaratılacak kaynağın, ekonomik canlanma, yatırımlarda ve istihdamdaki artışın, vergi gelirlerini artıracağı, bütçe açığını, faizleri aşağı çekeceği, borçların çevrilmesini kolaylaştıracağı hesaplanıyor. IMF ile vergi oranlarının düşürülmesi yönündeki mutabakata karşın, 2005 vergi geliri hedefinin ‘yukarı’ çekilmesi (100 – 115 milyar YTL) de bunun göstergesi. Son nokta, Vaşington’da ve ardından ekimin ilk yarısında, 2005 bütçe tasarısı TBMM’ye sunulmadan tekrar Ankara’da, IMF heyetiyle yapılacak görüşmelerden sonra konulacak. Muhtemelen de 2005 bütçesinde yatırım ödeneği, 10 – 11 milyar YTL olacak. Bu yılın faiz dışı fazla, fazlası gelecek yılın yatırım ödeneğine aktarılacak. Tabii bütün bunlar için ’son sözü’ IMF söyleyecek!
ZÜLFİKAR DOĞAN
Memur da, hükümet de haklı (…fakirlik başa bela)
Memur konfederasyonları, en düşük memur maaşının 481 milyon liradan (sosyal yardımlar hariç, gösterge ve katsayı artışlarıyla) 840 milyon liraya çıkarılmasını istiyor.
Maaşa bağlı diğer sosyal hak ve tazminatların artırılmasında, örneğin kira yardımının 196 milyon liraya, aile yardımının 245 milyon liraya çıkarılmasında ısrar ediyor. Bu konularda kamuoyuna farklı bilgiler yansıyor. Bazı farklı bilgilere göre ise kira yardımı talebi 154 milyon lira, her çocuk için istenen ek ödeme 38 milyon lira, çalışmayan eş için istenen ödeme 96 milyon lira.
Memur konfederasyonları, bu taleplerinin bütçeye 15 katrilyon lira ek yük getireceğini söylüyor.
Hükümetin ise mevcut şartlarda, memur maaşlarına yüzde 8, en fazla yüzde 10 zam yapabileceği biliniyor.
Memur konfederasyonları temsilcileri, tüm maaşların genel olarak belli bir yüzdeyle artırılmasına karşı. Hele hele yüzde 10 zammı bütünüyle yetersiz buluyor. Deniliyor ki, tüm maaşlar yüzde 10 oranında artırılırsa en düşük maaş olan 481 milyon lira alanın maaşı 48 milyon lira artarken, 5 milyar lira maaşı olan milletvekili 500 milyon lira (en düşük maaş alanın maaşı kadar) zam alacak.
Memurlar haklı… Maaşları insanca yaşama imkanı vermeyecek ölçüde düşük. Hükümet haklı. Bütçede memur maaşına ayıracak para yok.
Yanlış olan, tarafların birbirlerini kamuoyuna şikayet ederek, birbiri aleyhine kamuoyu yaratma çabaları. Başbakan, “Memur yüzde 160 zammı hangi hakla istiyor!” diyerek memuru halka şikayet etti. Memur konfederasyonları yöneticileri, “Hükümeti memur düşmanı” olarak niteledi. Hükümet, KİT’lerde çalışan 280 bin kişiye, katma ve genel bütçeli dairelerde çalışan 2 milyon 200 bin kişiye her ay maaş ve ücret ödüyor.
2004 bütçesinin harcama tahmini 150 katrilyon lira, gelir hedefi (90 katrilyon lirası vergi geliri olmak üzere) toplam 105 katrilyon lira. Bütçe 45 katrilyon lira açık verecek.
150 katrilyon lira toplam harcamada, personel maaşlarına ayrılan para 28.5 katrilyon lira, personelin sosyal güvenlik primlerine katkı payı olarak ayrılan para 3.6 katrilyon lira, toplam 32.1 katrilyon lira. (2004 yılı bütçesinde, faize 66.0 katrilyon lira, yatırımlara 6.4 katrilyon lira, tarıma 3.4 katrilyon lira, Emekli Sandığı, Bağ – Kur, SSK açıklarını kapatmak için 19.1 katrilyon lira ayrılmış durumda.)
Vergi geliri olan 90 katrilyon lira, “personel ödemeleri + faiz ödemeleri” toplamını (98.1 katrilyon lira) bile karşılayamıyor.
Hükümet maaşlara yüzde 10 dolayında zam yaparsa bunun faturası 3.5 katrilyon lira olacak, memur konfederasyonlarının talebi kabul edilir ise bütçeye 15 katrilyon yük gelecek. İki rakam arasında dağlar kadar fark var.
30 Eylül’e kadar anlaşmaya varılamaması durumunda, Yüksek Hakem Kurulu Başkanı ve dört öğretim görevlisinden oluşacak “Uzlaştırma Kurulu” devreye girecek. Tarafların kurulun beş gün içinde vereceği karara katılmaları halinde “mutabakat” metni, anlaşmazlık halinde “farklı görüşler” Bakanlar Kurulu’na gönderilecek, kararı Bakanlar Kurulu verecek.
GÜNGÖR URAS
Cari açık riski azaldı ama yok olmadı
AVRUPA Birliği ile ilişkilerimizin beklenen biçimde şekillenmesi hem iç hem de dış piyasaları rahatlattı. Arada bir yarattığımız mini krizlerin herhalde sonuna geldik. Herkes, dersimizi almışızdır diye düşünüyor.
İç ve dış piyasalardaki beklentilerin kalıcı olarak olumluya dönmesi (en azından AB konusunda) Türkiye ekonomisinin borçlanabilme kapasitesini de artıracaktır. Dolayısıyla, cari işlemler açığının geldiği büyüklüğü finanse edemeyip ekonomide bir çalkantı yaratılmasının riski geçen haftaya göre çok düşmüştür. Bu, riskin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Cari işlemler açığını daha fazla büyütmemenin, hatta düşürmenin yollarını aramalıyız.
AB haberleriyle, bir başka yerde bir başka olumsuzluk olmazsa, piyasalarda bayram devam edecektir. Aralık ayındaki siyasi karar da beklendiği gibi çıkarsa, olumlu beklentiler daha da kabaracaktır. Döviz kurları ve faizler üzerinde düşme yönündeki baskılar artacaktır. Ekonominin makro düzeyde idaresi, yeterli esneklik gösterilmediğinde, daha da güçleşecektir.
Kabullenmemiz gereken bir gerçek, ekonomide çalkantılar yaratabilecek riskleri asgaride tutmaya yönelik olarak, cari işlemler açığının idaresinin kurlar yoluyla değil, iç talep yoluyla olması gerektiğidir. Döviz kurlarının aşağı doğru gitme eğiliminde olduğu bir dönemde, iç talep kontrolünün önemi her zamankinden fazla artmıştır.
İç talep kontrolünün yükü (faturası) kamu finansmanına çıkacaktır. Kamu sektöründe tasarrufların artırılması önemlidir. Şimdiye kadar, kamu sektöründeki tasarruf ihtiyacı borç idaresindeki risklerden kaynaklanıyordu. Şimdi, borç idaresi yanında, iç talep idaresi nedeniyle de kamu sektörünün tasarruflarını artırması gereği doğmuştur.
Özel sektör olumlu beklentilerle tasarruflarını azaltmaktadır. Yatırımlar ve tüketim hızla artmıştır. AB ile ilişkilerimiz daha olumlu bir aşamaya geldikçe bu eğilim hızlanarak devam edebilir. Faizlerin düşmesi de bu eğilimi besleyecektir. Bu aşamada, Merkez Bankası’nın iç talep kontrolü alanında yapabileceği fazla bir şey yoktur.
Olumlu gidişin idaresi bazen olumsuzluğu aşmaktan daha zor olabilmektedir.
İç borçlarda yapı değişimi
2001 yılındaki krizin bugünlere taşınan etkilerinden biri de iç borç stokunun yapısıdır. Devlet, bir çok kamu kuruluşuna finansman darboğazından çıkabilmeleri için bol keseden devlet iç borçlanma senetleri ihraç etmiştir.
Toplam iç borç stokunun neredeyse yarısından fazlası kamu kesiminin elinde bulunuyordu. Böyle bir yapının önemli bir avantajı borçların vadesi geldiğinde otomatik olarak yenilenebilme özelliğiydi.
Geçen yıl sonunda, kamu kesiminin elinde bulunan konsolide bütçenin borçlanması olarak ihraç edilmiş Hazine bonoları toplam konsolide bütçenin iç borçlarının yüzde 47.6’sına geriledi. Bu yılın ağustos ayı itibariyle bu oran yüzde 38.9 oldu.
Kamu sektörü nakde dönerken, özel sektör daha fazla Hazine bonosu almaya başladı. Bütçe açığı 18 katrilyon lira civarında olduğu halde, konsolide bütçenin özel sektöre olan borcu geçen yıl sonunda 102 katrilyon lira civarındayken, bu yılın ağustos ayı sonunda 131 katrilyon lira oldu. Borçların vadesi geldiğinde, yeniden borçlanabilmek giderek daha fazla piyasaların rızasına kalmaya başladı.
Devlet bütçe açıklarının tamamını iç borçlanma yoluyla finanse ediyor. Kriz yılları bir tarafa bırakılacak olursa, devlet dış borçlanmada daha dikkatli davranırken, bütçe açığının yükü her zaman iç borçlanmanın üzerine yıkılmıştır. Doğrusu da budur. Doğru olmayan, iç borçların bir kısmının döviz cinsinden olmasıdır. Devlet, kendi parası cinsinden kendi vatandaşlarından borçlanmalıdır. Parayı para yapan bu çeşit uygulamalardır.
IMF’ye olan borçların geri ödenmeye başlanmasıyla, yurt dışı piyasaların Türkiye ekonomisine nasıl bakacaklarına bağlı olarak, iç borçlanma üzerindeki yük artabilecektir.
AB ile ilişkilerin beklenen yolda ilerlemesi bu konudaki riskleri azaltırken, IMF ile yapılacak üç yıllık yeni bir program ödemelerin yeniden zamana yayılmasını da içereceğinden, dış borç idaresini kolaylaştıracaktır. Dolayısıyla, konsolide bütçe açısından, dış borçlardan çok, iç borçların idaresi önümüzdeki birkaç yıl çok daha önemli olacaktır.
Merkez Bankası’nın eli güçlendirilmelidir
PARA politikası uygulaması açısından Merkez Bankası’nın elini zayıflatan iki önemli unsur vardır. İkisi de geçmişten gelen yüklerin Merkez Bankası’na taşıtılmasından kaynaklanmaktadır.
Birinci yük, Merkez Bankası’nın bilançosundaki döviz cinsinden olan yükümlülükleridir. Döviz sıkıntısı yaşandığı dönemlerde yüksek faizlerle Merkez Bankası’nın yurt dışındaki vatandaşlardan topladığı döviz cinsinden mevduatlar (kredi mektuplu döviz tevdiat hesapları) Banka’nın toplam bilançosunun neredeyse üçte biridir. Merkez Bankası bir mevduat bankasına dönüştürülmüştür.
Merkez Bankası yükümlülük yaratmak isterse kendi parası cinsinden yaratmalıdır. Para politikası konusundaki gücü de buradan gelmektedir. Halbuki, Merkez Bankası bilançosunun üçte ikisi döviz yükümlülüklerinden oluşmaktadır.
Bir başka açıdan, Merkez Bankası yoğunlukla Türk Lirası değil, döviz basmaktadır. Bu haliyle, Merkez Bankası’nın etkin bir para politikası uygulayabilmesi mümkün değildir. Bir program içinde, Merkez Bankası döviz yükümlülüklerinden kurtulmalıdır.
Para politikası açısından, Merkez Bankası üzerindeki bir diğer yük bilançosundaki piyasada alışverişi olmayan (likit olmayan) uzun vadeli devlet iç borçlanma senetleridir. Bir anlamda, bu senetler Merkez Bankası bilançosunun likit olmasını önlemektedir. Bir bankanın bilançosundaki kötü krediler gibi, Banka’nın bilançosunu katılaştırmaktadır. Halbuki, Merkez bankalarının bilançolarındaki varlıklar çok kısa vadelidirler ve mümkün olduğunca likittirler. Yani, Merkez Bankası arzu ettiğinde çok çabuk satılabilirler. Bu özellik para politikasına esneklik kazandırır.
Yine bir program dahilinde, Merkez Bankası’nın elinde bulunan devlet iç borçlanma senetleri Hazine tarafından ivedilikle itfa edilmelidir. Bu şekilde, Merkez Bankası’nın para politikası uygulamalarında esnekliği artacaktır.
Önümüzdeki dönemde kötü beklentiler kadar, olumlu beklentilerin de idaresi önem kazanacaktır. Olağanüstü olumlu beklentiler de ekonomide beklenmeyen riskler oluşturabilecektir. Bu çeşit risklerle mücadele edebilmek için para politikasının esnek ve etkin olması şarttır. Aksi taktirde, fiyat istikrarını oluşturmak ve kollamak zor olabilecektir.
Merkez Bankası’nın elinin serbestleşmesinin birçok açıdan çok büyük önemi vardır.
Ercan Kumcu
Bütçe maliye politikası aracı olmaktan çıktı
Yıllık bütçeler hükümetlerin uygulayacakları maliye politikalarının en önemli araçlarından biridir.
Bütçe yoluyla devlet gelir dağılımını düzeltmeye çalışır. Ekonomik büyüme bütçe yoluyla uyarılabilir ya da frenlenebilir.
Bütçe yoluyla, Meclis hükümete harcama yetkisi verir. Harcamaların kaynağı olacak vergi gelirlerine yine bütçe yoluyla karar verilir. Kısacası, bütçe hükümetlerin uygulayacakları ekonomi politikasının aynasıdır.
Okullarda kamu maliyesi ya da devlet bütçesi adı altında dersler verilirken bütçenin işlevi kaba hatlarıyla bu şekilde tanımlanır.
Hazırlanan bütçelerin uygulamalarında yıllarca saçmalayan ülkelerde ise bütçe bütün bu işlevlerini yitirir. Devletin ekonomik işlevi bir süre sonra bütçedeki katılıklar nedeniyle yok olup gider. Türkiye birkaç yıldır bu gerçeği çok yoğun bir biçimde yaşamaktadır.
FAİZ VE MAAŞ
Tabloda 2004 bütçesinin ana kalemlerinde ağustos ayı sonu itibariyle gerçekleşmeleri ve yıl sonu ödenekleri verilmektedir. Karşımıza çıkan resim çarpıcıdır.
Yılın ilk sekiz ayında (yılın üçte ikisinde), personel harcamaları ve sosyal güvenlik sistemine verilen sübvansiyonlar için konulan ödeneklerin yaklaşık üçte ikisi harcanmıştır. Yılın ikinci yarısındaki ücret ve maaş artışları göz önüne alındığında, bu kalemlerde yıl sonuna doğru ödeneklerin üzerinde harcama yapılması söz konusu olabilecektir.
Faiz ödeneklerinin yüzde 61.4’ü yılın ilk sekiz ayında harcanmıştır. Döviz kurlarındaki gelişmeler bu kalemde biraz tasarruf yapabilme olanağı yaratmıştır. Faiz, personel harcamaları ve sosyal güvenlik sistemi sübvansiyonları dışında kalan kalemlerdeki gerçekleşme oranı ise sadece yüzde 42.7 olmuştur. Bütçe içindeki payı göreli olarak küçük olsa da, bu yılki bütçede en büyük tasarruf bu kalemlerde olmuştur. Bir başka açıdan bakıldığında, devlet maaş vermenin, faiz ödemenin ve emeklilerine bakmanın dışında doğru dürüst bir harcama yapmamaktadır denebilir.
Kabaca, yılın ilk sekiz ayında toplam bütçenin yüzde 40’ı çalışanlara ve emeklilere ücret ve sağlık harcamaları olarak girmiş, yüzde 45’i de faizlere gitmiştir. Geriye kalan yüzde 15’de diğer işlere harcanmıştır.
OTOMATİK ÖDENEKLER
Bütçede tasarruf yapılmaya çalışıldığında, bu kalemlerin hiçbirinden tasarruf yapılamadığından, bütçenin asıl işlevi olması gereken kalemlerden tasarruf yapılması zorunlu olmaktadır. Teknik tabiriyle, bütçe, otomatik ödenekler bütçesi haline gelmiştir. Siyasetçiye manevra yapacak alan kalmamıştır.
Bütçe kalemlerin ilgilendiren alanlarda yapısal reformlar yapılmasının gerekliliği de bu gerçekten kaynaklanmaktadır. Çünkü, devletin bütçe yoluyla ekonomi politikaları uygulama alanı kalmamıştır. Bütçe geçmişin günahlarını temizleme ve maaş verme bütçesi haline gelmiştir.
Ercan Kumcu
Faiz dışı fazla hedeflenen doğrultuda mı?
YILIN başında kamu sektöründeki faiz dışı fazla hedefi milli gelirimizin yüzde 6.5’i olarak tespit edildi. Hedeflenen milli gelir artışı doğrultusunda, kamu sektöründeki faiz dışı fazla hedefi bir mutlak değere dönüştürülüp takip edilmeye başlandı.
Söz gelişi, milli gelirin yüzde 5 artacağı varsayımı altında, milli gelir 400 katrilyon lira, faiz dışlı fazla hedefi de bu büyüklüğün yüzde 6.5’i olan 26 katrilyon lira olarak hedeflendi. Yıl sonunda 26 katrilyon lira değerinde faiz dışı fazla tutturulmaya çalışılıyor.
Mutlak olarak faiz dışı fazla hedefini tuttursak dahi, milli gelirimizin tahminlerin ötesinde büyümesinden dolayı faiz dışlı fazlanın milli gelir içindeki oranı bazında hedefin oldukça altında kalmamız söz konusu olacaktır. Yani, mutlak değer olarak tespit edilen hedef milli gelir tahminlerindeki sapmaya paralel bir esneklik göstermemektedir.
Örneğin, milli gelirimiz bu yıl yüzde 5 yerine yüzde 10 büyürse, toplam milli gelirimiz, söz gelişi, 400 katrilyon lira yerine 420 katrilyon lira olacaktır. O taktirde, 26 katrilyon liralık faiz dışı fazla milli gelirimizin ancak yüzde 6.1 olacaktır. Hedefin altında kalınacaktır.
Milli gelirimizin tahminlerin ötesinde büyümesi nedeniyle hedeflenen doğrultuda gerçekleşmesi gereken ek faiz dışı fazla, söz gelişi, 1.3 katrilyon lira olmaktadır. Yani, harcamaların kısılması ya da vergi gelirlerindeki artışlar yoluyla kamu sektörü ek olarak 1.3 katrilyon lira daha fazla tasarruf yapmak zorundadır.
Maliye politikaları yoluyla iç talep patlamasını dizginleyebilecek politikalardan biri de zaten budur. Batılılar bu olguya otomatik dengeleyiciler (automatic stabilizers) demektedir. Mutlak hedefte esneklik olmadığından, milli gelir içindeki orana değil de, mutlak değere odaklanıldığından, faiz dışı fazla tutuyor görüntüsü verilmektedir. Halbuki, maliye politikası, hedeflenene göre, göreli olarak gevşemiş durumdadır.
Aslında, milli gelirin tahminlerin ötesinde büyümesi nedeniyle, hedeften şaşılmaktadır. Milli gelirin tahminlerin ötesinde büyümesinin hedefler üzerindeki olumsuz ektikleri göz ardı edilmektedir.
Memur zammı hedefleri zorlamamalı
GELECEK yıl için hedeflenen yüzde 8 enflasyona paralel olarak hükümet kamu çalışanlarına verilecek ücret zammını yüzde 8’te tutulmasını istemektedir. Kamu çalışanları ise bu zammı çok az bulmaktadırlar. Her zaman olduğu gibi, iki taraf arasında bir uyuşmazlık söz konusudur.
Enflasyon çok önemli bir eşiktedir. Kararlı ve tutarlı ekonomi politikaları uygulandığı taktirde, enflasyon tek haneli rakamlara inecektir. Aksi taktirde, enflasyonun yüzde 10’lardan gelip yeniden yukarı tırmanışı doğal karşılanmalıdır.
Kararlı ve tutarlı politikaların içinde önemli bir yer tutan kalem personel harcamalarıdır. Devlet bütçesi, genelde kamu sektörünün finansman dengesi, bugün geldiği nokta itibariyle, personel harcamaları, sosyal güvenlik sübvansiyonları ve faiz bütçesi halindedir. Nominal ve reel faizlerin iktisadi şartlar altında düşürülmesi ne kadar önemliyse, kamu çalışanlarının ücret artışlarının hedeflenen enflasyon paralelinde tespit edilmesi de o kadar önemlidir. Sosyal güvenlik reformu yapıp bütçenin önemli bir kısmını oluşturan sübvansiyonların azaltılması 2005 yılının vazgeçilmez hedeflerinden biri olmalıdır. Bugünkü eğilim devam ettiğinde, düşmesi hedeflenen enflasyonla tutarlı bütçe yapmak olanaksızlaşacaktır. Kamu sektörünün finansman dengesini makul sınırlar içinde tutmak zorlaşacaktır. Değil enflasyon paralelinde, kamu çalışanlarına herhangi bir ücret artışı vermek dahi mümkün olmayacaktır.
O noktadan uzak değiliz. O noktaya geldiğimizde, enflasyonun düşmesini hedeflemek gerçekçi olmaktan çıkacaktır. Bundan da en fazla zarar görecek kesim sabit gelirli çalışanlar (memurlar dahil) ve emekliler olacaktır. Dolayısıyla, kısa dönemde hedeflenen enflasyonun çok üzerinde ücret artışları talep etmek memurlar açısından kendilerini ayaklarından vurmak olacaktır. Artan ücretlerin yaratacağı olumsuzluklar daha yüksek enflasyon yoluyla yine ücretlilerin üzerine çok daha fazla ek maliyetler yükleyecektir. Yeni Türk Lirası’na geçilmesi nedeniyle yüzde 5 ek ücret artışı istemek ise gülünç olmaktır. YTL zammı ulufe istemeye benzemektedir. Ciddiyetten uzaktır. Toplum kesimleri iktisadi konularda ciddiyetsiz yaklaşımlarını devam ettirdiğinde, enflasyonsuz bir ortamda yaşayabilme olasılığı giderek düşmektedir.
Yabancı mali yatırımlar
EKONOMİNİN her yıl verdiği döviz açığı bir çeşit dış borçlanma ya da sermaye piyasası yoluyla oluşan döviz girişleriyle karşılanmaktadır. Mali piyasaların küreselleştiği günümüzde, dış borçlanma daha çok uluslararası yatırımcıların kur riski alarak yabancı mali piyasalara yatırım yapması yoluyla olmaktadır.
Yabancı yatırımcıların mali piyasalara girmesi kötü bir şey değildir. Aksine, mali piyasalar bu yolla derinleşmektedir. Başka yollarla karşılanamayacak döviz açıkları bu yolla karşılanmaktadır. İşin olumsuz tarafı yabancı mali yatırımların ülkeyi terk etmek istemesi durumunda ortaya çıkmaktadır.
Krizle beraber uluslararası yatırımcılar büyük ölçüde Türkiye’den çıktıktan sonra, Türkiye 2002 yılından bu yana her yıl cari işlemler açığı vermektedir. Son iki yıldır oluşan cari işlemler açığı ciddi boyutlara gelmiştir. Her yıl bu açıkların bir kısmı uluslararası yatırımcıların Türkiye piyasalarına girmesiyle karşılanmaktadır. Dolayısıyla, yabancıların Türkiye’de tuttukları fonlar stok olarak giderek artmaktadır.
Son verilere göre, yabancı yatırımcıların tuttukları Türkiye kaynaklı menkul kıymetlerin toplam değeri 18 milyar dolara ulaştı. Daha iki yıl önce, bu miktar 6 milyar dolardı. Yabancı yatırımcıların mevduatlarını da hesaba katarsak, son iki yıl içinde ekonomimizdeki toplam yabancı fonlar 8 milyar dolardan 21 milyar dolara çıkmıştır.
Bir başka açıdan, 2002 yılında yabancı yatırımcıların Türkiye mali piyasalarından çekip ülkelerine geri götürebilecekleri fonların toplamı 8 milyar dolarken, bugün 21 milyar dolar oldu. Bu, ihmal edilemeyecek bir risktir.
Riski azaltmanın tek yolu mali piyasaların bekledikleri ve hoşlandıkları ekonomi politikaların uygulanması yoluyla uluslararası yatırımcıların sinirlerini bozmamaktır. Yani, ekonomi politikaları seçenekleri üzerine çok ciddi bir kısıtlama gelmiştir. IMF ile üç yıl süreli yeni bir düzenlemeye gidilmesi de bu açıdan önemlidir.
Orta dönemde, mali piyasalara gelen fonların daha büyük bir kısmının reel ekonomiye sabit sermaye yatırımı olarak gelmesi önem kazanacaktır. Yani, yabancı fonlar gelmeye devam edecektir, ama şekli farklı olmalıdır. Halbuki, şimdi yalnızca çıkmaya hazır fonlar piyasalarımıza gelmektedir. Bu da ekonominin geleceği için önemli bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
Tehdidin şiddetini azaltmanın bir yolu yabancı sabit sermaye yatırımı çekmekse, diğer önemli tarafı dış borçlanma ihtiyacını azaltarak çıkabilecek toplam yabancı fon stokunun büyüme hızını kesmektir. Cari işlemler açığının makul düzeylere getirilmesinin önemi de burada yatmaktadır.
Ercan Kumcu
İlk sekiz ayda bütçe açığı 18 katrilyon lira
Konsolide bütçe yılın ilk sekiz ayında 18 katrilyon lira, ağustosta ise 2.1 katrilyon liralık açık verdi. Aynı dönemde faiz dışı fazla yılın tümü için 20.1 katrilyon lira olan hedefi aşarak 22.6 katrilyon lira oldu.
Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre ağustosta 12.3 katrilyon liralık bütçe harcamasına karşılık 10.2 katrilyon liralık bütçe geliri elde edildi. 2 katrilyon 71 trilyon liralık açık verilen ağustosta ki harcamaların 5 katrilyon 531 trilyon lirayla büyük bölümünü faiz ödemeleri oluşturdu. Faiz dışı harcamalar ise 6 katrilyon 751 trilyon lira olarak gerçekleşti. Faiz dışı bütçe fazlası ağustosta 3 katrilyon 460 trilyon lira düzeyinde oluştu.
Ağustos bütçe gelirlerinin ise 8 katrilyon 859 trilyonu vergi gelirlerinden, 1 katrilyon 240 trilyonu vergi dışı gelirlerden oluştu.
OCAK-AĞUSTOS DÖNEMİ
Ağustos ayında bütçede sağlanan bu olumlu gelişmeden sonra, kamu mali disiplininin en önemli göstergesi olan faiz dışı fazlada yılın tümü için hedeflenen 20 katrilyon 214 trilyon liralık hedef ilk sekiz ayda aşıldı. Ocak- ağustos döneminde faiz dışı bütçe fazlası geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 45 oranında artarak 22 katrilyon 569 trilyon lira oldu. Geçen yılın ilk sekiz ayında 15 katrilyon 525 trilyon lira faiz dışı fazla verilmişti.
Ocak-ağustos döneminde toplam bütçe harcamaları vergi iadeleri hariç, 88 katrilyon 871 trilyon liraya ulaşırken, bütçe gelirleri ise 70 katrilyon 870 trilyon lira oldu. Bütçe bu dönemde toplam 18 katrilyon lira açık verdi. Bütçe açığı geçen yılın aynı önemindeki 28 katrilyon 443 trilyon liraya göre yüzde 36.7 oranında azaldı. Bütçenin bu yılki toplam bütçe açığı hedefi ise 45 katrilyon 835 trilyon lira düzeyinde bulunuyordu. İlk sekiz aydaki açık yıllık hedefin yüzde 39 düzeyinde kaldı.
İlk sekiz ayda 2004 yılı bütçe ödeneklerinin yüzde 59.3’ü kullanıldı. Bütçe gelir hedeflerinin ise yüzde 68.1’ine ulaşıldı. Ocak-ağustos dönemi bütçe harcamalarının 40 katrilyon 469 trilyon liralık bölümünü faiz ödemeleri, 48 katrilyon 895 trilyon liralık bölümü ise faiz dışı harcamalar oluşturdu.
Faiz dışı harcamaların 19.3 katrilyonunu personel, 2.5 katrilyonunu kamu çalışanları için sosyal güvenlik kurumlarına yapılan prim ödemeleri, 4.4 katrilyonunu mal ve hizmet alımları, 18.2 katrilyonunu cari transferler, 2.6 katrilyonunu yatırım harcamaları meydana getirdi.
Ocak-ağustos dönemindeki toplam vergi gelirleri ise 57.2 katrilyon lira olarak gerçekleşti. Vergi dışı normal gelirler ise 11.9 katrilyon lira düzeyinde oluştu. Katma bütçe gelirleri ise 1.2 katrilyon lira olarak açıklandı.
“BÜTÇE AÇIĞI GSMH’NİN YÜZDE 8.5’İNE İNECEK”
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ocak-ağustos dönemi bütçe gerçekleşmelerini açıklamak üzere düzenlediği basın toplantısında, kamu borçlanmasının giderek azaldığını ve borç stokunun GSMH’Ye oranının düştüğünü belirtti. İktidara geldiklerinden bu yana kamuda ciddi tasarruflara başladıklarını söyleyen Unakıtan, “2004 yılı sonunda hedef 10.9’du ama bugün bütçe açığının GSMH’ye oranı yüzde 8.5 civarına inecek. 2005’de bu düşüşler daha da sürecek. Ama yine de fazla sevinmeyelim. Batı ülkelerinde bu oran yüzde 3 düzeyinde. Allah umarım bize de o günleri gösterir. Ama mali disipline dikkat etmezsen Allah başka bir şey gösterir” dedi
FAİZLERDEKİ DÜŞME TRENDİ DEVAM EDECEK
Kemal Unakıtan, nominal ve reel faizlerdeki düşme trendinin devam edeceğini belirterek şunları söyledi: “Bizim niyetimiz bu faiz dışı fazlaya ve istikrarlı politikalarımıza devam etmek. Bunlara devam edildikçe faiz düşecektir. Faizler düşünce bu yatırıma yansıyacaktır. Türkiye şu anda bir geçiş dönemi yaşıyor. Artık paradan para kazanma dönemi bitti. Yatırımın en önemli teşviği ekonomik ve siyasi istikrardır. Bunun neticelerini gördük. Hergün temel atmalarla uğraşıyoruz. Türkiye’de temel atma dönemleri başladı. Yurtdışındaki yatırımcılar da gelmeye başladı. Binlerce yabancı şirket kuruyor. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları artıyor. Ancak yine de reel faizler hala yüksek bir düzeyde. Hedefimiz bunu yüzde 7’lere düşürmektir. Bunu yapınca hiçbir güç Türkiye’yi engelleyemez.”
Bakan Unakıtan Aralık 2002’de yüzde 30 olan enflasyonun, Ağustos 2004’te yüzde 10.5’e gerilediğini hatırlatarak 2004 sonu enflasyon hedefinin “kolay” yakalanacağını vurguldı. Unakıtan, “Hatta daha da altına düşülecek. Bu konuda Merkez Bankası’nın anketinde de yüzde 12’nin altına düşüleceği belirtilmişti” dedi.
“BÜYÜME SAĞLIKLI, İSTİHDAMA YANSIYACAK”
Kemal Unakıtan, Türkiye’nin arka arkaya son 3 yıldır hızlı büyüme rakamları elde ettiğini, 2003’te 5.9 olan büyümenin 2005’te yüzde 5 olarak hedeflendiğini belirtirken, “Ama illa yüzde 5 olacak değil. Belki daha fazla, belki daha az olur” diye konuştu. Özel sektör yatırımlarının artması ve yatırım ortamının iyileştirilmesinin büyümenin sağlıklı ve kalıcı olacağı anlamına geldiğini anlatan Unakıtan, “Büyüme aşama aşama istihdama yansıyacaktır. Büyümenin olduğu yerde gecikmeli bile olsa bu istihdama mutlaka yansıyacaktır. Çünkü bahsedilen büyüme yatırımlarla olan bir büyümedir. Önümüzdeki aylarda işsizlikte iyileşme yaşanacak. Biz faizler düşecek dedik, düştü. Bu büyüme sağlanıp, sürdürülüp, yatırım ortamı iyileştirilirse isizlik azalacak diyoruz. Bundan hiçkimsenin şüphesi olmasın” diye konuştu.
Geçmişten dersler (1)
EKONOMİ yönetimi konusunda dersler çıkarmak için Türkiye ekonomisinin geçmişi çok zengindir. Akla gelebilecek neredeyse tüm yanlışlar yapılmıştır.
Çok doğru şeyler de yapılmıştır. Ama, geçmişten ders almakta zorlandığımızdan geçmişte yapılan hataları tekrarlamaktan da kaçamıyoruz.Ekonomi yönetiminde yapılan yanlışların başında sorunu çözmek için gerekli ve yeterli politika araçları kullanılacağına, sorunu çözermiş gibi görünen, ama aslında çok farklı alanlarda çarpıklıklar yaratan politika araçlarının kullanılması gelir. Hatta, bazı durumlarda sorunu çözmek için alınan önlemler aslında politika araçları bile değildirler.
HAZİNE BONOLARIÖrnekler çoktur. 1980’li yıllarda bütçe açıkları hızla artmakta, Hazine artan bütçe açıklarını finanse etmekte zorlanırdı. İhale yöntemiyle Hazine’nin borçlanması yeni bir uygulamaydı. Bankalar Hazine’ye borç verme konusunda dikkatli davranırlardı. Bankaların göreli çekimserliği Hazine’nin bütçe açıklarını finanse etmede bir engeldi.
Sorunu çözmek gerekiyordu. Hem istenildiği kadar borçlanılamıyordu, hem de borçlanıldığında faizler yükseliyordu. O halde, bankaların daha düşük faizle daha fazla Hazine’ye borç vermeleri sağlanmalıydı. Bütçe açıklarının kontrol edilip borçlanma ihtiyacı düşürüleceğine, bankaları Hazine’ye daha fazla borç vermeye zorlamak ekonomi politikası tercihi oldu.
Bankaların mevduatları oranında likit varlık tutmaları için getirilen ‘diponibilite oranı’ artırıldı. Likit varlık tutma oranı artırılırken, likit varlık diye tanımlanan Hazine bonolarının tutulacak toplam likit varlıklar içindeki oranı da artırıldı. Kısacası, bankaların portföylerinde daha fazla Hazine bonosu tutması zorunlu hale getirildi.
Bununla da kalınmadı. Bankaların mevduatları oranında Merkez Bankası’na nakit olarak yatırmak zorunda oldukları mevduat munzam karşılıkları düşürüldü. Mevduat munzam karşılıklarının düşürüldüğü miktarda bankaların Hazine bonoları almaları zorunlu hale getirildi.
Çeşitli risk ve para politikası araçları bu şekilde bütçe açıklarının finansmanını kolaylaştırma yönünde kullanıldı. Doğal olarak, bankalar istemeseler de, daha fazla Hazine bonosu almak zorunda kaldılar. Faizler artan bütçe açıkları paralelinde artmadı. Hazine artan bütçe açıklarını daha kolay finanse eder hale geldi. Böylece, sorun çözülmüş oldu!
2001 KRİZİBunda benzer uygulamalar borçlanmakta zorlanan Hazine’yi rahatlatmak için 1994 krizinde de yapıldı. Sonra ne oldu? Bankaların ahlakı bozuldu. Bankaların ahlakını bozan devletin kendisiydi. Bankaların daha fazla Hazine bonosu almasını mecbur kılan devletin kendisiydi. Bir süre sonra, artan reel faizlere paralel olarak artık bankalar kendi serbest iradeleriyle Hazine bonosu tutmak istediklerinde, rantiye oldular. Devletin kanını emen asalaklar oldular.
Bankaların bilanço yapıları bozuldu. Sermayelerine göre taşınamayacak piyasa riski almaya başladılar. 2001 Krizi geldiğinde, sorunlardan biri de bankaların portföyünde taşıyabileceklerinin çok üzerinde Hazine bonosu olması değil miydi? Bunca riske rağmen, geçmişte satılan Hazine Bonolarının üzerine vergi getiren devlet değil miydi?
Uygulandığında doğruymuş gibi görünen, ama aslında yanlış olan ekonomi politikaları doğal olarak bir başka yerde yarattığı çarpıklıklarla yanlış sonuçlar getirir.
Ercan Kumcu
Geçmişten dersler (1)
EKONOMİ yönetimi konusunda dersler çıkarmak için Türkiye ekonomisinin geçmişi çok zengindir. Akla gelebilecek neredeyse tüm yanlışlar yapılmıştır.
Çok doğru şeyler de yapılmıştır. Ama, geçmişten ders almakta zorlandığımızdan geçmişte yapılan hataları tekrarlamaktan da kaçamıyoruz.
Ekonomi yönetiminde yapılan yanlışların başında sorunu çözmek için gerekli ve yeterli politika araçları kullanılacağına, sorunu çözermiş gibi görünen, ama aslında çok farklı alanlarda çarpıklıklar yaratan politika araçlarının kullanılması gelir. Hatta, bazı durumlarda sorunu çözmek için alınan önlemler aslında politika araçları bile değildirler.
HAZİNE BONOLARI
Örnekler çoktur. 1980’li yıllarda bütçe açıkları hızla artmakta, Hazine artan bütçe açıklarını finanse etmekte zorlanırdı. İhale yöntemiyle Hazine’nin borçlanması yeni bir uygulamaydı. Bankalar Hazine’ye borç verme konusunda dikkatli davranırlardı. Bankaların göreli çekimserliği Hazine’nin bütçe açıklarını finanse etmede bir engeldi.
Sorunu çözmek gerekiyordu. Hem istenildiği kadar borçlanılamıyordu, hem de borçlanıldığında faizler yükseliyordu. O halde, bankaların daha düşük faizle daha fazla Hazine’ye borç vermeleri sağlanmalıydı. Bütçe açıklarının kontrol edilip borçlanma ihtiyacı düşürüleceğine, bankaları Hazine’ye daha fazla borç vermeye zorlamak ekonomi politikası tercihi oldu.
Bankaların mevduatları oranında likit varlık tutmaları için getirilen ‘diponibilite oranı’ artırıldı. Likit varlık tutma oranı artırılırken, likit varlık diye tanımlanan Hazine bonolarının tutulacak toplam likit varlıklar içindeki oranı da artırıldı. Kısacası, bankaların portföylerinde daha fazla Hazine bonosu tutması zorunlu hale getirildi.
Bununla da kalınmadı. Bankaların mevduatları oranında Merkez Bankası’na nakit olarak yatırmak zorunda oldukları mevduat munzam karşılıkları düşürüldü. Mevduat munzam karşılıklarının düşürüldüğü miktarda bankaların Hazine bonoları almaları zorunlu hale getirildi.
Çeşitli risk ve para politikası araçları bu şekilde bütçe açıklarının finansmanını kolaylaştırma yönünde kullanıldı. Doğal olarak, bankalar istemeseler de, daha fazla Hazine bonosu almak zorunda kaldılar. Faizler artan bütçe açıkları paralelinde artmadı. Hazine artan bütçe açıklarını daha kolay finanse eder hale geldi. Böylece, sorun çözülmüş oldu!
2001 KRİZİ
Bunda benzer uygulamalar borçlanmakta zorlanan Hazine’yi rahatlatmak için 1994 krizinde de yapıldı. Sonra ne oldu? Bankaların ahlakı bozuldu. Bankaların ahlakını bozan devletin kendisiydi. Bankaların daha fazla Hazine bonosu almasını mecbur kılan devletin kendisiydi. Bir süre sonra, artan reel faizlere paralel olarak artık bankalar kendi serbest iradeleriyle Hazine bonosu tutmak istediklerinde, rantiye oldular. Devletin kanını emen asalaklar oldular.
Bankaların bilanço yapıları bozuldu. Sermayelerine göre taşınamayacak piyasa riski almaya başladılar. 2001 Krizi geldiğinde, sorunlardan biri de bankaların portföyünde taşıyabileceklerinin çok üzerinde Hazine bonosu olması değil miydi? Bunca riske rağmen, geçmişte satılan Hazine Bonolarının üzerine vergi getiren devlet değil miydi?
Uygulandığında doğruymuş gibi görünen, ama aslında yanlış olan ekonomi politikaları doğal olarak bir başka yerde yarattığı çarpıklıklarla yanlış sonuçlar getirir.
Ercan Kumcu