Günde 140 yılda 35 bin ihale
Kamu kuruluşları (yerel idareler, belediyeler dahil) mal ve hizmet alımı ihale yoluyla veya doğrudan alım şeklinde yapıyor.
Bu alımları şimdilerde “Kamu İhale Kurumu” izliyor. Kamu İhale Kurumu 2003 yılı içindeki alımlarla ilgili rakamları yayımladı. 2003 yılında Kamu İhale Kurumu tarafından izlenen alımların toplamı 5 katrilyon 600 trilyon lira. Bunun 981 katrilyon liralık bölümü (yüzde 18′i) doğrudan alım. 4 katrilyon 619 trilyon liralık iş (toplamın yüzde 86’sı) ise, ihale ile dağıtılmış.
4 katrilyon 419 trilyon liralık alım için 35 bin 587 adet ihale gerçekleştirilmiş. Tatil günlerini çıkarırsak demek ki kamu kuruluşları her gün ortalama 140 – 150 işi ihale ile bağlıyor. İhale harcamaları toplamı 4 katrilyon 619 trilyon liranın yüzde 55′i mal alımı, yüzde 19′u yapım işi, yüzde 25′i hizmet alımı ile ilgili.Bu dağılıma dikkatinizi çekmek isterim. İhale denilince akla hemen “inşaat onarım” gelir. İnşaat ihalelerinin payının toplam harcamadaki oranı düşük.
Yüzde 19. Esas büyük iş büyük iş devlete mal satmakta, devlete hizmet satmakta var… İhalelerin finansman kaynağı (paranın kaynağı) da önemli. Harcamanın çoğunun genel bütçe dışına kaydığı anlaşılıyor. 4 katrilyon 619 trilyon liralık toplam ihalede genel bütçeden sağlanacak finansmanın kaynağı yüzde 31 oranında. Kalan bölüm katma ve döner bütçe ile fonlardan geliyor.Gelelim en önemli noktaya. Acaba kamuda büyük para harcayıcılar kimler? En çok ihale yapan kuruluşlar hangileri?
Devlet ile iş yapanların, devlete iş yaparak para kazananların, en önemli kapıları hangileri?
Aşağıda bir tablo veriyorum. Bu tabloda 2003 yılında hangi kuruluşun kaç ihale ve kaç liralık iş bağlantısı yaptığını göreceksiniz.
En fazla ihale yapan kuruluş Milli Savunma Bakanlığımız. 2003 yılında toplam ihalelerin yüzde 18.3′ünü gerçekleştirmiş, 6.529 ihale yapmış. Toplam ihale bağlantısının yüzde 13.9′unu yapmış, 644 trilyon liralık işi bağlamış.Milli Savunma Bakanlığı’nı yerel yönetimler/belediyeler izliyor. Belediyeler ihale ile para harcamada Milli Savunma Bakanlığı’ndan sonra ikinci sırada… Belediyeler bu paraları nereden buluyor, nereye harcıyor? Herhalde birileri biliyordur!
Halkı ilgilendiren Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı ihaleleri ile tarım ile ilgili ihaleler en sonlarda…İhalelerde çok tenzilatla iş yapıldığı bolca tartışılır. 2003 yılında ihaleler yapı işlerinde yaklaşık maliyetin yüzde 69′u, mal ve hizmet alımlarında yaklaşık maliyetin yüzde 81′i üzerinden sözleşmeye bağlanmış.
| 2003 yılında kim ne kadar ihale yaptı | ||
| İhale toplamı (Milyar TL) | İhale sayısı (Adet) | |
| Milli Savunma Bakanlığı | 644.428 | 6.529 |
| Yerel Yönetimler (Belediyeler) | 585.211 | 2.700 |
| İçişleri Bakanlığı | 538.163 | 3.311 |
| Enerji ve Tabii Kaynaklar | 431.824 | 1.704 |
| Bayındırlık ve İskan | 410.518 | 1.178 |
| KİT’ler, Fonlar | 398.299 | 1.944 |
| Yüksek Öğretim Kurumu | 391.043 | 2.198 |
| Sağlık Bakanlığı | 306.272 | 4.289 |
| Milli Eğitim Bakanlığı | 284.441 | 5.566 |
| Tarım ve Köy İşleri | 155.735 | 1.465 |
| 10 Kuruluş Toplamı | 4.143.934 | 30.884 |
| Diğer 17 Kuruluş | 473.338 | 4.703 |
| Genel Toplam | 4.619.272 | 35.587 |
GÜNGÖR URAS
İç borç 65 milyardı 149 milyar dolar oldu
Kriz öncesi iç borcumuz 65 milyar dolar idi… Üç yıldır “istikrar tedbirleri uygulanıyor”. IMF ne derse yapıyoruz. Yemiyoruz, içmiyoruz… Boyuna borç ödediğimizi ve borçlardan yakında kurtulacağımızı sanıyoruz… Ama o da nesi? İç borç stoku azalmıyor. Artıyor 149 milyar dolara çıkmış!..
Biz bu “kısır döngüden kurtulamayacağız”… Biz bu kuyudan çıkamayacağız… Biz giderek batıyoruz… Şimdi birçok okuyucum, bu yazdıklarımı “karamsarlık” olarak niteleyecek. Birçok kişi “durup dururken tatlıya limon sıktığımı” söyleyecek ama… Ne yapayım? Ben gerçekleri ve rakamları sergilemeye çalışıyorum. Takdir okuyucumundur.
Biz bu borç batağına nasıl saplandık? Hükümetler olmayan geliri harcadı. Bütçeler açık verdi. Borç taşınamayacak büyüklüğe ulaştı (2001 yılı başında 65 milyar dolar oldu). İstikrar tedbirleri uygulamaya başladık. Hükümet 3 yıldır gelirinden fazla harcamıyor. Harcamaları kıstı. Geliri ile harcamaları karşılıyor, bir bölümünü de “faiz dışı fazla” adı ile bono sahiplerine aktarıyor. Ama birikmiş borcun stoku o kadar büyük, reel faiz (enflasyondan arındırılmış faiz) o kadar yüksek ki, bu faizin yükü nedeniyle hükümetler bütçe açığı vermeye devam ediyor. Bütçe açığını kapatmak için de hükümet borçlanmaya devam ediyor.
Bir yanda bütçe açıkları devam ettiği için yeniden borçlanılıyor. Öte yanda reel faiz yükü borca borç ekliyor. Bu durumda borç stokunu azaltmanın imkanı yok. Borç ancak bir süre döndürülür. Açık anlatımıyla faizleri ödenir. İşte o kadar.
Görülüyor ki, bu işin sonu yok… Korkunun ecele faydası yok… Söyleyeni, yazanı taşlayacaklar ama, görünen köy kılavuz istemez. Bu borçları bizim ödememize imkan yok. Biz sadece faiz ödüyoruz. Yakında faizi de ödeyemez hale gelerek duvara toslayacağız… Bunu görmek için müneccim olmaya gerek yok. Bu yazının altındaki rakamlara bakınız yeter.
Son 3 yılda (istikrar tedbirlerinin uygulandığı, IMF’nin her dediğinin yapıldığı dönemde) iç borç stoku (azalmadı), Türk lirası olarak 155 katrilyon lira arttı. İç borç stokundaki artışın 75 katrilyon lirası bütçe açıklarından kaynaklandı.
Çünkü son 3 yılda bütçeler 89 katrilyon lira açık verdi. Bu açığın 14 katrilyon lirası dışarıdan, 75 katrilyon lirası içeriden borç bulunarak kapatıldı.
Bütçeler açık verdiği için 2001 yılında 9.4 katrilyon, 2002 yılında 42.9 katrilyon, 2003 yılında 42.9 katrilyon lira olmak üzere 3 yılda 69.7 katrilyon liralık net borçlanmaya gidildi. Şubat ayındaki net 5 katrilyon liralık borçlanma da eklenince 3 yılda iç borçta meydana gelen 155 katrilyon liralık artışın 75 katrilyon liralık kısmının bütçe açığından kaynaklandığı görülüyor.
Kalan 80 katrilyon liralık borç ise batan bankaların yükü… Bir bölümü bankalara verilen kağıtlar, bir bölümü de bu kağıtlar için ödenen faizler.
| Son 3 yılda iç borç stoku nasıl arttı? (Trilyon TL) | |||
| 2001 Ocak | 2004 Ocak | Artış | |
| Genel toplam | 44.428 | 199.358 | 154.930 |
| Nakden satılan | 30.198 | 136.136 | 105.938 |
| Tahvil | 26.771 | 111.598 | 84.827 |
| Bono | 3.427 | 24.538 | 21.111 |
| Nakit dışı satılan | 14.231 | 63.222 | 48.991 |
| Milyon $ | |||
| 2001 Ocak | 2004 Ocak | Artış | |
| Genel toplam | 65.680 | 149.108 | 83.428 |
| Nakden satılan | 44.642 | 101.822 | 57.179 |
| Tahvil | 39.577 | 83.469 | 43.892 |
| Bono | 5.066 | 18.353 | 13.287 |
| Nakit dışı satılan | 21.038 | 47.286 | 26.249 |
GÜNGÖR URAS
Döviz düşüyor, borçlar büyüyor
Dün Hazine ocak sonunda konsolide bütçe borç stokunun 213,8 milyar dolara çıktığını açıkladı. Bunun 149 milyar doları, yani yüzde 70′i iç, 64,7 milyar doları da, yani yüzde 30′u da kamunun dış borç stokunu oluşturuyor. Dikkatleri ilk çeken nokta da, aralık ayına göre stoktaki 11,1 milyar dolarlık artış. Az değil. Ayda yüzde 5,5 civarında borç artışı bütçeyi iflasa bile götürebilir.
Ancak bu artış temel olarak iç borcun büyük kısmının TL bazında olmasından kaynaklanıyor. Malum, TL son ay içinde bir hayli değer kazanınca borç stoku dolar olarak artmış oluyor. Dış borçtaki artış ise 1,2 milyar dolardan ibaret.
Dikkati çeken ikinci nokta, iç borcun sadece yüzde 40′ının piyasada oluşu. Diğer bir deyimle, konsolide borç 214 milyar dolar olsa da, bunun içeride çevrilen kısmı 84,5 milyar dolar. Bu da sorunu bir hayli hafifletiyor.
| Konsolide Bütçe (Ocak 2004) | Miktar (Milyar $) | Yüzde (%) |
| Alacaklıya Göre | 213,8 | 100 |
| İç Borç Stoku | 149,1 | 70 |
| Piyasa | 84,5 | 40 |
| Kamu Kesimi | 64,6 | 30 |
| Dış Borç Stoku | 64,7 | 30 |
| Kredi | 36,5 | 17 |
| Uluslararası Kuruluşlar | 23,5 | 11 |
| (IMF Kredisi) | (16,7) | (7,8) |
| Hükümet Kuruluşları | 6,9 | 3 |
| Ticari Bankalar | 6,1 | 3 |
| Tahvil | 28,2 | 13 |
İç borcun piyasa dışındaki kısmı ise, kamunun Hazine’ye olan 65 milyar dolarlık borç. Bu da kamu banklarının görev zararları, özellikle de TMSF’ye bağlı bankaların borçlarından oluşuyor. Mesela, İmar Bankası’ndan hortumlanarak, daha doğrusu çalınarak götürülen paralar bunun bir parçası.
Dikkatleri çeken bir diğer nokta ise IMF’ye olan borç. 17 milyar dolara yaklaşan bu borcun yanı sıra Dünya Bankası’ndan alınan borçlar var. Beraberce bu borç 24 milyar dolara çıkıyor. Yani toplam borcun yüzde 11′ine. Geçenlerde Mahfi Eğilmez’in Radikal’deki köşesindeki belirttiği gibi, bu denli yüklü borç ekonomik politikalarda hükümetin IMF ile müzakere yeteneğini kısıtlıyor. Hatta hükümetin dış politikasını bile bağlıyor.
Öte yandan, Hazine, eurotahvil gibi yöntemlerle 28,2 milyar dolar yurtdışı mali piyasalardan borçlanmış. Bu da toplam borcun yüzde 13′ü. Özellikle yurtdışı piyasalarda faizler çok düşükken yapılan bu borçlanmalar son derece akıllıca.
Ancak Türkiye hala çok borçlu bir ülke. Gelişmekte olan ülkeler, yahut da yükselen piyasalar içinde Türkiye genellikle Rusya ve Brezilya ile karşılaştırılır. Ancak ülkemizde kamu borç stoku bu ülkelere göre çok fazla.
Alttaki tabloya dikkat edilirse, Türkiye’nin borcu milli geliri içinde çok daha fazla. Yine bankacılık kesiminin toplam aktifleri ele alındığında borçluluk oranında yine ilk sırada geliyor. İşte IMF’nin çok katı bir mali disiplin ve aşırı faiz – dışı fazla istemesinin de nedeni de bu.
Bu nedenle hükümetin hiç savsaklamadan mali disiplini sürdürmesi gerek. Ama bu hükümet serbest bırakılsa ne yapar, onu artık tahmin edebiliyoruz.
| (%) | Brezilya | Rusya | Türkiye |
| Kamu borcu/Milli gelir | 54 | 42 | 82 |
| Kamu Borcu/Mali Kesim | 66 | 100 | 170 |
HURŞİT GÜNEŞ
Emekli zammı için 3.8 katrilyonluk ek bütçe
SSK ve Bağ-Kur emekli maaşlarına yapılan zamdan kaynaklanan yükü karşılamak amacıyla 3.8 katrilyon liralık ek ödenek verilmesini öngören tasarı TBMM Başkanlığı’na sunuldu.
Tasarı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bütçesi’nin SSK Başkanlığı’na yapılacak transferler tertibine 3 katrilyon 47 trilyon lira, Bağ-Kur’a yapılacak transferler tertibine 423 trilyon lira, Maliye Bakanlığı Bütçesi’ne de 35 trilyon lira ödenek eklenmesini öngörüyor. Tasarıyla asgari ücrette meydana gelen artışın vergi gelirleri üzerinde yaratacağı olumlu etki nedeniyle vergi geliri tahmini de 400 trilyon lira arttırılıyor.
SSK ve Bağ-Kur emekli maaşlarına yapılan artışı karşılamak amacıyla verilen ek ödenekler nedeniyle bütçe dengesinin bozulmaması ve 2004 yılı hedeflerinden sapılmaması için personel giderleri, sosyal güvenlik kurumlarına devlet primi giderleri, faiz giderleri, yedek ödenekler, sosyal güvenlik kurumlarına yapılan transferler, vergi iadeleri ve risk hesabı gibi esnekliği olmayan ödenekler dışında kalan Bütçe Yasalarının diğer tertiplerinde yer alan ödeneklerin yüzde 10′u iptal ediliyor. Bu iptallere ilişkin gerekli bütçe işlemlerinin yapılması ve hazine yardımı fazlalarının iptal edilmesi konusunda Maliye Bakanı’na yetki veriliyor.
Tasarı ile Bütçe Yasası’nda yer alan ”Tıbbi malzeme hasılatının yüzde 5′i” ibaresi, ”İlaç ve tıbbi sarf malzemesi hasılatının yüzde 5′i” olarak değiştiriliyor.
Tasarı, Maliye Bakanlığı tarafından açılan davalarda öngörülen para sınırları da uygulamada esneklik ve kolaylık sağlanması amacıyla yükseltiyor. Buna göre, davaya veya icraya intikal eden ihtilafların sulh yoluyla çözülmesinde Muhakemat Genel Müdürü’nün teklifi üzerine kullanılabilecek tutar 700 milyar liradan 1 trilyon liraya, Başhukuk Müşaviri’nin mütalaası üzerine kullanılabilecek tutarda 400 milyardan 500 milyar liraya yükseltiliyor.
Babacan ile bir akşam!
Salı akşamı Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, Ekodiyalog programında A.S.Akat, Ege Cansen ve benim sorularımızı cevaplandırdı. Babacan 2002 seçimleri öncesi de programımıza katılmıştı. Mart 2003 tarihinde de (Irak Savaşı kızışmadan evvel) gene konuğumuz olmuştu. Böylece üçüncü sefer konuğumuz olmuş bulunuyor.
Bakan ilk göreve geldiğinde ‘çok genç’ veya ‘hiç devlet tecrübesi yok’ gibi değerlendirmelere muhatap olmuştu. Biz ise Bakan’ın üst düzey eğitiminin ve adaptasyon süratinin farkına erkenden varmıştık. Bu seferki görüşmemizde Bakan konulara müthiş bir hakimiyet sergilerken, alçak gönüllü ve güven veren dost yaklaşımında da hiçbir değişiklik olmamıştı. Bakan’da tek değişiklik uzun mesajlar ve davetler sonucu aldığı kilolar ve açıkça belli olan yorgunluk idi. Son bir ayı sürekli yurtdışında seyahatlerde geçirmişti. Ancak Bakan’ın sorularımıza verdiği cevaplar ikna edici ve üst düzeydi.
Bakan 2002 yılında faiz dışı fazla hedefinin GSYİH oranı olarak yüzde 2.6 saptığını ve yüzde 3.6 olarak gerçekleştiğini, ama kendi dönemlerinde 2003 yılında hedeflerinin tuttuğunu, 2004 yılında da hedeflerden sapma ve popülizm gibi şeylerin kesinlikle olmayacağını açık seçik garanti etti. 2007 yılında, seçime gidilirken denk bütçe sağlamış olmamızın gerçekleşebileceğini söylerken, en azından Mastricht sonrası Avrupa maliye politikası şartı olan maksimum yüzde 3 bütçe açığı düzeyine geleceğimizi garanti edebileceğini vurguladı. Basit bir de hesap ortaya koyuyordu. Bugünkü rakamları esas alırsak, bugün kabaca 270 katrilyon olan toplam borcun, faizlerin yüzde 10 değerine düşmesi halinde 27 katrilyon faiz yükü getireceğini, bugünkü 27 katrilyonluk faiz dışı fazla hedefinin de faiz yükünü taşıyacağını, dolayısı ile bütçe açığı gerçekleşmeyeceğini ve böylece borcun da azaltılmasının gerçekleşeceğini vurguladı. Yani enflasyonun düşmesi ve faizlerin de buna paralel düşmesinin bütçe denkliğine katkısını vurguluyordu.
Ali Babacan Türk parasının değerlenmesinden korkmadığını, sıcak para ile ilişkili krizlerin sabit kurda geçerli olduğunu, serbest kur rejiminde sorun oluşturmayacağını vurgularken, kur değerlenmesi konusunda şunları ekledi. Türkiye Avrupa standartlarını yakalayacaksa, bunu salt büyüme ile gerçekleştiremezdi. ‘Paramızın değerlenmesi ve verimlilik artışı bizi Avrupa yaşam standardına götürecek olgudur’ tezini ortaya attı. Ancak dedolarizasyon denen Türk parasına aşırı dönüşün de kısa vadede kendilerini zorladığını, maliye politikasına yardım etse de para politikasında güçlük çıkardığını vurguladı. Merkez Bankası’nın bugün günde 60 milyon dolar almak zorunda kaldığı günler olduğunu belirtti. Bu süreçte ortaya çıkan TL miktarların Merkez Bankası tarafından sterilize edilmesinin Merkez Bankası’na maliyetinin çok yükselmesini getirdiğine işaret etti. Dikkatli bir göz Merkez Bankası’nın geçmişte ortalama 10 katrilyon API yapar ve TL likiditeyi emerken, son birkaç haftada Merkez Bankası’ndaki kamu mevduatının artması ile API rakamının yarıya indiğini görebilirdi. Şu anda parasal istatistikler parasal genişleme olduğunu gösteriyor. Bu biraz Hazine’nin önümüzdeki aylarda çok ödemesi olduğu için TL biriktirmesinden kaynaklanıyor biraz da para ve faiz politikası ve Merkez Bankası’nı rahatlatma arzusu ortamı ile ilişkili diye düşünüyoruz. Ancak piyasadaki likidite genişlemesi, siyasi ortamdaki kaos (mesela Kıbrıs spekülasyonları) ortadan kalktığında faizlerin daha da aşağı gitmesinin ortamını hazırlayacak.
Bakan bize artık orta ve uzun vadeli problemlerin gündeme oturmasının zamanı geldiğini, üstünde epey durarak, anlattı. Yabancı sermaye, özelleştirme, sosyal güvenlik, tarım gibi uzun vade konularda neler düşündüğünü yarın aktaracağız.
DENİZ GÖKÇE
Kamu maliyesinin yükü artıyor
2003 yılı bütçe harcama gerçekleşmelerine baktığımızda, harcama tahminine göre yüzde 4 civarında bir tasarrufa gidildiğini görüyoruz. Bu da önemli ölçüde faiz giderlerinin, öngörülenin altında gerçekleşmiş olmasından kaynaklanmıştır. Buna karşın bütçe gelirlerinde öngörülen hedef, ancak katma bütçeli idare gelirlerindeki artışla dengelenebilmiştir. 2004 yılı bütçe tahminlerine baktığımızda ise endişe edilecek birkaç noktaya görünüyor.
Birincisi emeklilere yapılan maaş zammı artışlarından kaynaklanacak sosyal güvenlik harcamalarına ve asgari ücret artışının getireceği personel harcamalarındaki artışlara ve bunların hangi kaynaklardan karşılanacağına, 2004 yılı bütçesi içinde yer verilmemiştir. Bu durum, hem bütçe ilkeleri, hem de bütçe tekniği itibariyle ciddi bir yanlışı içermektedir. İkincisi 5084 sayılı kanunla kişi başına milli geliri bin beş yüz doların altında kalan 36 ildeki yatırımların teşviki amacıyla getirilmiş olan; vergi, SSK primi teşviki ve enerji desteğidir. Bu yasanın nasıl istismar edileceği ve bundan kamu maliyesinin ne kadar kayba uğrayacağının bir çalışması yapılmış mıdır? Ayrıca tahmini bu gelir kayıpları, 2004 yılı bütçe rakamlarının tespitinde dikkate alınmış mıdır? Bunu göremiyoruz. Ölçek büyüklükleri dikkate alınmadan, genel bir düzenlemeye gidilmiş olması, sermaye birikimi ve gerekli alt yapısı olmayan bu yörelerde, hedeflenen yatırım ve istihdam artışının gerçekleşmesini zorlaştıracaktır. Üçüncüsü de, 1 Ocak – 30 Haziran 2004 arasında; artırılan sosyal sigortalar prim tabanı ile asgari ücret arasındaki fark üzerinden tahakkuk edecek ve işverence ödenmesi gereken; sigorta primi, işsizlik sigortası primi ve sosyal destek primlerinin hem sigortalı hem de işveren hisselerinin tamamının Hazinece karşılanacak olmasıdır.
1 Ocak – 30 Haziran 2004 arasında asgari aylık brüt ücret 423 milyon lira, aylık SSK prim tabanı ise 549 milyon 630 bin lira olarak belirlenmiştir. Asgari ücret alan bir sigortalı, yukarıdaki düzenlemeye göre Hazineye ilave 46 milyon 219 bin 950 lira yük getirecektir. Bu yükün 30 Haziran’a kadar Hazinece karşılanması kendi içinde çelişkiler barındırmaktadır. SSK prim yüklerinin yüksek olduğu, bunların kayıt dışı çalışmayı teşvik ettiğini öteden beri söylüyoruz. Ancak bunun çözümü bir yandan; SSK prim yüklerini artırıp, bir yandan da seçim yatırımı imiş gibi, geçici bir süre Hazinenin bu yüke katlanmasını sağlamak olmasa gerek. SSK prim yükleri ve dolaylı vergiler ekonomiye zarar verecek boyutlara ulaşmıştır. Ekonomik canlanmayı ve büyümeyi; sürdürülen mali disiplin programını bozmadan desteklemek, özellikli, sınırlı, hedefli, planlanmış ve etkin uygulamalarla mümkündür. Son zamanlarda Hazine garantili kredilerle sürdürülen belediye harcamalarının da günü gelince bütçeye yük olacağı unutulmamalıdır. Doların değer kaybıyla yakaladığımız avantajlar, doların değer kazanmasıyla da elimizden uçup, gidecektir. Ayrıca 2004 yılı için bütçesinde öngörülen gelir ve harcama tahmini arasındaki fark (149.858.129.000.000.000-103.309.000.000.000.000=) 46.549.129.000.000.000 TL’dir. Bu ise 2004 yılında ilave borçlanma ile karşılanacaktır.
İ.HÜSEYİN YILDIZ
Bu denge sürmez
Vergi niçin toplanır? Halka hizmet etmek için. Toplanan vergiler, yol, su, elektrik, temizlik gibi hizmetler biçiminde halka geri dönmelidir. Ancak, bu durumda devlet, devlet olur. Halk devlete güvenir; devletini sever.
Türkiye’de ise vergi rantiyeye kaynak yaratmak için toplanıyor. Hizmet tamamen ikinci planda. Vergilerin toplanma amacı, bütçe açıklarını kapatmak. IMF’nin emri de böyle.
Yine de, borçlar artıyor. Toplanan vergiler tamamen faiz ödemelerine gittiği halde iç ve dış borçlar gittikçe artıyor. Enflasyon düştüğü için ekonomi bakımından başarılı zannettiğimiz geçen yıl bile iç ve dış borçlar 50 milyar doların üzerinde arttı. Hükümet, borçlanabildikçe durum iyi zannediyor.
Bütçede yatırım yok. Devlet halka hizmet için yatırım yapmak zorunda. Bu yılki bütçede yatırım harcamaları 300 milyon dolar civarında. Bu miktar, hiç yatırım yok anlamına geliyor. Çünkü, bu parayla eskiyen üretim araçları bile onarılamaz.
Öngörülen yatırımlar da torpilli yerlere, torpilli müteahhitler aracılığı ile yapılacak. Çünkü, Maliye ve Planlama eşgüdüm içinde çalışmıyor. Zaten, açıklanan detaylı bir öncelikler planı da yok. Bu durumda, her zaman olduğu gibi milletvekilleri Maliye Bakanı’nın ayağını öpüp, kendi yörelerine para gönderilmesini isteyecekler.
Özel sektörün yatırım yapmasına da izin verilmiyor. Özelleştirme yapılamıyor. Yapılanlar da bir biçimde iptal ediliyor. Ya “peşkeş edebiyatı” yapılıyor ya satılan mallara sonradan el konuluyor ya da alanlar kar edemeyeceklerini anlayınca alınan malı bir biçimde geri veriyorlar.
Zaten, bu kur politikasıyla yatırım yapılması olanaksız. Türk lirası o denli değerlenmiş ki, ülkemizde yapılacak bir üretimle kar edilmesi neredeyse olanaksız. Yatırımın temel maliyetleri sayılan işçi ücretleri ve enerji maliyeti ülkemizde çok yüksek. Üstelik, gümrük alınmayan ülkelerden gümrüksüz, gümrük alınan ülkelerden de büyük kaçak ithalat var. Bir de bizim yatırımcılardan vergi vermeleri isteniyor. Yani, bizim yatırımcılar vergi verip, vergi vermeyenlerle rekabet edecekler. 300 dolar işçi ücreti verip, 30 dolar ücret verenlerle yarışacaklar. Bunlar olanaksız olduğu için yatırım da yapılmıyor.
Yatırım yapılmadığı için de vergi gelirleri artmıyor. Vergi gelirleri artmadığı için halka hizmet götürülmemesine rağmen, borçlar da azalmıyor. Üstelik, kaçak işçi çalıştırılmak zorunda kalınıyor. Soysal güvenlik sistemi çöküyor. Sistemin açığını da devlet karşılamak zorunda kalıyor. Yamalar daha da büyüyor.
Vergi reformu yapılamadığı için, toplanabilen alanlardan haksız ölçülerde vergi alınıyor. Toplanan verginin % 60′ı sadece 3 kalemden oluşuyor. Bunlar kolay vergi toplanan alanlar. Örneğin, Türkiye’de taşıt kullanan arabasını gelişmiş ülkelerdekinin 2 – 3 katına mal ediyor; yıllık 2 – 3 kat fazla vergi ödüyor. Üstelik de, akaryakıtı yaklaşık 2 kat pahalıya alıyor.
Sonuçta, hizmetin götürülmediği, yatırımın yapılmadığı bir ülkede enflasyon düştü diye halk oyalanıyor. Bankalardan günlük olarak alınan paralara yüksek reel faizler yağdırılarak sürdürülen bir sıkı para politikası sayesinde “enflasyon düştü” hikayeleri anlatılıyor.
Yatırım, üretim olmadan enflasyon kalıcı olarak düşmez.
Türk lirası gerçek değerini bulmadan, ekonomik dengeler yerli yerine oturmaz ve enflasyon kalıcı düşmez.
Hükümet yine, bürokratların dolduruşuna geliyor.
Sürdürülebilir bir iyileşme yok.
YAMAN TÖRÜNER
Vatandaş vergi yükü altında ezildi
Halkın, gerek bütçenin gerekse de yerel yönetimler ile fonların finansmanı için katlandığı vergi yükü 2003 yılında yüzde 25.7 ile son yılların en yüksek noktasına ulaştı. Vergi yükündeki artış büyük ölçüde dolaylı vergilerden kaynaklandı.
Maliye Bakanlığından edinilen verilere göre genel bütçe vergi gelirleri ile yerel yönetimler ve fonların vergi gelirlerinden aldığı payların toplamından oluşan toplam vergi gelirleri 2003 yılında bir önceki yıla göre yüzde 35.7 oranında artarak 91.6 katrilyon liraya kadar yükseldi. Toplanan vergilerin 84.3 katrilyonu genel bütçe harcamalarının, 1.9 katrilyonu fonların harcamalarının, 5.4 katrilyonu ise yerel yönetimlerin harcamalarının finansmanı amacıyla kullanıldı.2003 yılında fonların vergi gelirlerinden aldığı pay bir önceki yıla göre yüzde 39.7 azalırken, yerel yönetimlere verilen payda ise yüzde 12.9 oranında artış yaşandı. Toplanan vergilerin aynı yılın GSMH’ye oranlanmasıyla bulunan ve bir yıl içerisinde ülkede yaratılan katma değerin ne kadarına devletin vergi yoluyla ek koyduğunu gösteren toplam vergi yükü ise yüzde 25.7 düzeyinde oluştu.
Halkın üzerindeki vergi yükü, ekonomik kriz nedeniyle milli gelirin önemli ölçüde azaldığı, buna karşılık yüksek enflasyon nedeniyle özellikle KDV ve benzeri vergi gelirlerinin arttığı 2001 yılından sonraki en yüksek düzeyi oluşturuyor. Vergi yükü 1997 yılından başlayarak yüzde 20′li rakamlara çıkan toplam vergi yükü, 2001 yılında yüzde 27.4′e kadar yükselmiş, 2002 yılında ise yüzde 24.7′ye gerilemişti.
Toplam vergi yükünde 2003 yılında 1 puanlık bir artış kaydedildi. Vergi yükündeki artış, hedeflenenden yaklaşık 2.5 katrilyon lira daha düşük gerçekleşmesine rağmen genel bütçe vergi gelirlerindeki yüzde 41.4 oranındaki büyümeden kaynaklandı. 86.8 katrilyon lira olarak hedeflenirken, 84.3 katrilyon lirada kalan genel bütçe vergi gelirleri GSMH’nin yüzde 23.6’sı kadar bir oran oluşturdu. Bu oran 2001 yılında yüzde 22.5, 2002 yılında ise yüzde 21.8 olarak gerçekleşmişti.
Genel bütçe vergi yükü yüzde 23.3′le 2003 yılında Türkiye tarihinin en yüksek noktasına yükseldi. Yerel yönetimlere vergi gelirlerinden ayrılan payın bütçe yasasıyla kısılması ve fonların büyük bir bölümünün kapatılması, belediyeler ve fonların vergi gelirlerinden aldığı payın azalmasına yol açtı. 2003 yılında yerel yönetimlere genel bütçe vergi gelirlerinden 5.4 katrilyon lira, fonlara ise 1.9 katrilyon lira aktarıldı.
Belediyelerin vergi gelirlerinden aldığı payın milli gelire oranı yüzde 1.5′e, fonların payı ise yüzde 0.5′e kadar geriledi. Yerel yönetimler 2001 yılında vergi gelirlerinden GSMH’nin yüzde 3′ü, 2002 yılında ise yüzde 1.7’si kadar pay almıştı. Fonlara vergi gelirlerinden aktarılan miktar ise 2001 yılında GSMH’nin yüzde 1.9′u, 2002 yılında da yüzde 1.1′i düzeyinde oluşmuştu.
NET VERGİ YÜKÜ YÜZDE 23.3
Bu arada Devlet geçen yıl topladığı 91.6 katrilyon liralık verginin 8.3 katrilyon liralık bölümünü ihracatçıya KDV iadesi, emeklilere vergi iadesi ve diğer nedenlerle geri iade etti.
Böylece devletin net vergi geliri 83.2 katrilyon lira düzeyinde oluştu. Vergi iadeleri düşüldükten sonra hesaplanan net vergi yükü ise 2003 yılında yüzde 23.3 olarak gerçekleşti.
DOLAYLI VERGİ YÜKÜ BÜYÜDÜ
Bu arada 2003 yılında vergi yükünde yaşanan artış büyük ölçüde dolaylı vergilerden, başka bir ifadeyle herhangi bir gelirle ilişkisi olmayan, ancak mal ya da hizmet alırken ödenen vergilerdeki artıştan kaynaklandı.
2002 yılında yüzde 33.7 olan dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı yüzde 33.7′den yüzde 33′e inerken, dolaylı vergilerin payı ise yüzde 66.3′ten yüzde 67′ye kadar tırmandı.
Zam ve vergi artışından kaçınmak mümkün mü?
Piyasaların, Uluslararası Para Fonu ile müzakerelerin tamamlanmasından sonra beklediği faiz indirimi dün gerçekleşti. Merkez Bankası kısa vadeli faizleri dün iki puan düşürdü. Her zaman olduğu gibi bu indirimin gerekçesi bir açıklama ile kamuoyuna duyuruldu.
Açıklamada öncelikle 2004 yılına ilişkin enflasyon beklentisinin ocak ayında hedefe çok yaklaştığının altı çiziliyor. Üzerinde durulan bir başka husus da ocak ayında hizmet sektöründeki fiyat artışlarının mevsimlik sıçramalarında geçmiş yıllara göre bir yavaşlama olduğu. Sene başında bütçede meydana gelen sapmaların bütçe harcamalarında yapılacak kesintilerle telafi edileceğinin Hazine tarafından açıklanması da gelecek dönem enflasyonu açısından olumlu bulunan bir diğer gelişme.
Maliyetlere etki
Bu açıklamada yer alan ve Merkez Bankası’nın ileriye yönelik kararlarında belirleyici olacağını güçlü bir biçimde duyurduğu zam ve vergi artışından kaçınılması uyarısı üzerinde dikkatle durmak gerekiyor.
Merkez Bankamız kamuda yapılacak fiyat artışlarının maliyetlere ve fiyatlara olacak etkisinden çekiniyor. Merkez Bankası “bütçe disiplininin asıl olarak harcama kısıcı ve kamu zamları haricindeki gelir artırcı önlemlerle sağlanacağı temel varsayımı altında” enflasyonun 2004 sonunda hedeflenen düzeye geleceğini öngörüyor. Merkez Bankası açıklamasının 5. paragrafında maliyet artırıcı vergi ayarlamalarından da kaçınılması gerektiği belirtiliyor.
Ancak bütçe rakamlarına bakıldığında sadece harcama kesintileri ile faiz dışı denge hedefine ulaşılabileceğinin gerçekçiliği tartışmalı. Yatırım ve cari harcama kalemleri 2003 yılında TL’nin nominal olarak değer kazanmasının getirdiği rahatlıkla ciddi oranda kısılmıştı. 2004 yılı bütçesinde bu kalemler için belirlenen ödeneklerin GSMH’ye oran olarak bir önceki yıl seviyesinde tutulduğu görülüyor. Bu kalemlerde yapılacak çok büyük oranlı kesintiler hizmetlere olan ihtiyaç dikkate alındığında gerçekçi ve sürdürülebilir olmayacak. Geçtiğimiz yılda en fazla artış gösteren personel giderleri ve sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılacak transferlerde herhangi bir kesinti öngörülmüyor. Vergi iadeleri kaleminde ise ciddi ve kapsamlı bir kural değişikliği yapılmadıkça bu kaleme hakim olunamıyor, kesinti yapılması inandırıcı olmuyor. Diğer harcama kalemlerine bakıldığında burada da ciddi yapısal reformlarla desteklenmedikçe çok yüksek tasarruf imkanları olmadığı görülüyor.
Tedbir ihtiyacı
2004 yılı bütçesinde tedbir alma ihtiyacı sadece asgari ücret ve emekli maaşlarında yapılan ve bütçede öngörülmeyen artışlardan kaynaklanmıyor. Geçtiğimiz yıl vergi gelirlerinin beklenenin altında kalmasının bu yıla yaptığı baz etkisinin telafisi de söz konusu.
Yukarıdaki hususlar göz önünde tutulduğunda fiyat ayarlamalarına olan ihtiyaç kaçınılmaz gibi görünüyor.
Merkez Bankası’nın fiyat ve vergi ayarlamaları karşısındaki sert yaklaşımı mahalli idare seçimleri öncesinde vergi ayarlamaları ve kamu mallarına zam yapmak istemeyen hükümeti rahatlatıyor.
Bu, enflasyonist baskıların önlenmesi bakımından sorun yaratan bir durum haline gelebilir. Tabii ki öncelik harcamaların kısılmasıdır. Ama burada imkanınız sınırlı olursa fiyat ve vergi ayarlaması kaçınılmazdır. Bu durumda kamu açıklarını kapatmak için zam ve vergi artışlarını ne kadar erken yaparsanız hedeflediğiniz geliri o kadar düşük zam ve vergi ayarlaması ile toplarsınız. Örneğin bir yıl içinde 100 lira cirosu olan bir şirkette ilave 12 lira daha ciro sağlamak için sene başında fiyatlarınıza yüzde 12 zam yapmanız gerekirken 7. ayın başında aynı ek ciroyu yüzde 24 zamla sağlayabilirsiniz.
Enflasyonda başarı
Diğer taraftan Türkiye gibi kamu borcu yüksek ülkelerde borç dinamikleri ve buna ilişkin bekleyişler bakımından faiz dışı kamu dengesinin önemi açıktır. Bu dengenin tutturulması konusunda esnekliği daraltacak ve borçta sürdürülebilirlik kuşkusu yaratacak her yaklaşımın fiyat bekleyişleri üzerindeki etkisi zam ve vergi ayarlamalarının etkisinden daha fazla olmaktadır.
Enflasyondaki gerileme başarıyla sürmektedir. Bunun devamı mali disiplinin zamanında, inandırıcı ve sürdürülebilir tedbirlerle korunmasına ve yapısal reformların kararlılıkla uygulanmasına bağlıdır. Faiz dışı fazlanın tutturulması için kamu mallarının fiyatlarında ve vergilerde ayarlamalar ne kadar erken yapılırsa enflasyon üzerindeki bir defaya mahsus etkileri o kadar sınırlı olacaktır. Geçtiğimiz yıllardan da gördüğümüz gibi mali disiplinin korunmasında zamanında tedbir alınarak gösterilecek kararlılığın enflasyonist bekleyişler üzerindeki olumlu etkisi erken ve düşük oranlı fiyat ve vergi ayarlamalarının bir defalık etkisini dengeleyecektir.
FAİK ÖZTRAK
Bütçe açıkları ve kamu borcu
Ekonominin durumu denince akla öncelikle, borçlarımız azalıyor mu artıyor mu sorusu gelir.
İktisaden başarılı olarak nitelendirdiğimiz 2003 yılı için bu sorunun cevabı acaba nedir? Bunun için, kamu kesimi borç stokunun milli gelire oranına bakmak gerek. Sıkça kullanılmasına rağmen, resmi yayınlarda yer alan rakamlar ve oranlar sürekli tartışma konusudur. Çünkü bu oranın hesaplanmasında sorunlar vardır. Bu güne kadar karşı karşıya kalınılan ölçüm sorunlarının başlıcaları şunlar:
1. Kamu borcu denince, hem ‘‘kamu’’ hem de ‘‘borç’’ kelimelerinin kapsamını tanımlamak gerekecektir. Mesela devletin vazife zararlarının depolandığı Ziraat Bankası ve sair kamu bankaları ‘‘kamu’’ kapsamına dahil midir? Üstüne vazife olmadığı halde sürekli zarar eden ve sonunda, sadece mevduatı değil, tüm borçları devletin üstüne yıkılan özel sektör holding bankalarının birikmiş zararları ‘‘borç’’ kapsamına girmekte midir ? Hakeza, Hazine’nin açık veya zımni kefaletiyle milyarlarca dolar dış borç alan veya iç borç takan belediyeler, KİT ve BİT’ler ‘‘kamu’’ tanımına girer mi, girmez mi ; veya ne zaman girer?
2. Borç denince ‘‘brüt’’ mü, yoksa ‘‘net’’ borç mu anlaşılacaktır? Brüt borçtan, net borca giderken indirilmesi gereken kalemler nelerdir? Merkez Bankası Bilançosu ile Hazine Hesapları nasıl konsolide edilecektir? KİT’lerin BİT’lerin ve belediyelerin ‘‘bilanço dışı’’ taahhütleri nasıl muhasebeleştirilecektir? Yöntemler zaman içinde değişikliğe uğrarsa, geçmiş yıllarla kıyaslama nasıl yapılacaktır?
3. TL enflasyonu, yüzer kur ve çapraz kur dalgalanmalarında, yıllık reel faiz, reel ve nominal borç stoku ve milli gelir artış ve azalışları hangi ölçü birimiyle hesaplanacaktır? 10 veya 20 yıllık tablolarda, ölçü birimi olarak ‘‘sabit fiyatlı TL’’, ‘‘son gün TL’’, ‘‘ABD Doları’’, ‘‘AB Euro’’su, veya ‘‘döviz sepeti’’ inden hangisi kullanılacaktır?
* * *
Şimdi basit bir soru soralım. Bir devletin kamu kesimi açık vermeye devam ederken, kamu borç stoku düşebilir mi? Gayet açık ki, böyle bir şey mümkün değildir. Akım hesabı açık veriyorsa, borç stoku azalmaz; artar. Bu denkliği bozacak üç istisna vardır:
1. Özelleştirme gelirleri veya dış kaynaklı hibeler, bütçe dahil edilmeden, doğrudan kamu borcu itfasında kullanılmışsa,
2. Yabancı para cinsi borçların ödenmiş veya ödenmemiş miktarları, ulusal paranın değerlenmesi sonucu, ulusal para cinsinden küçülmüşse,
3. Monetizasyona (para basarak borç azaltma) gidilmişse, kamu kesimi cari yıl açık vermesine rağmen toplam borç stoku azalabilir.
2003 yılında kamu kesimi nominal olarak milli gelirin yüzde 10′nu (reel olarak yüzde 4′ü) kadar açık vermesine rağmen, borç toplamı reel olarak yüzde 1,4 kadar azalmıştır(?). Bunun sebebi, TL’nin değerlenmesidir. Bence, borç stokundaki bu azalma (eğer varsa) sanaldır. Bu azalmayı gerçek ve sürdürülebilir görmek yanlıştır. TL’deki değerlenme durduğunda (tersine dönmesine gerek yok) kamu boçları durduk yerde artacaktır.
Söz: Reel faizler düşmeden, reel borçlar azalmaz.
Ege Cansen